Mesleğini Kim Seçiyor?

Bir insana kaç kere “Yaptığın işi sev.” dersek yaptığı işi sever. Kaçımız sevdiğimiz işi yapıyoruz? Ya da daha acı bir soru: “Kaçımız yaptığı işi seven biri tarafından eğitildik, yetiştirildik.”

İşimizi yaparken motivasyon kaynağımız nedir? İlk akla gelen muhtemelen para. Para bir motivasyon kaynağıdır elbette ama tek motivasyon kaynağımızsa yanmışız demektir. Sadece paranın motive ettiği insan da işini yapabilir. Tertipli, düzenli bir meslek erbabı olabilir. Peki, gerçekten ortaya yeni bir şeyler koyabilir mi? Ortaya koyduğumuz ürün her ne olursa olsun üzerinde titizlikle çalışmak gerek. Titizlik gerektiren o süreç, sabır ister, emek ister, tutku ister, aşk ister. İşini sevmeyen insan bu sabrı ve emeği gösterebilir mi? Ya da sabır ve emekle o işi bir sanat eserine dönüştürebileceği fikrine sahip mi? Hepsinden önemlisi bu istekle güdüleniyor mu? Bunlar bize lüks gibi geliyor. Bir boya ustasının evimizi aşk ile boyayabileceğine ihtimal vermiyoruz. Ya da danışma görevlisinin telefon trafiğini yönetirken mutlu olabileceğine. Bizim için nihai meslekler var. Diğerleri ise işsiz kaldığımızda yapmak zorunda olduklarımız ya da bir geçiş olarak kullanılabileceklerimiz. Tabi nihai meslek olarak tanımladıklarımızı seçerken de kriterlerimizin çok sağlıklı olduğunu söyleyemeyiz. Zaten “nihai meslekler” tanımlaması, durumu baştan sakatlıyor.  İtinayla inşa ettiğimiz kategoriler dünyasının istilası meslek seçimlerimize de damgasını vuruyor. Kategoriler su gibi, hava gibi olmuş bizim için. Onlar olmaksızın tanımlayamıyoruz sanki hayatı. Tabi bu iş yine şemalarımızın yoğun olarak oluştuğu sıfır altı- yaşa gider ama sırf yetiştirilme tarzımızı suçlamakla da değişim gerçekleşmiyor maalesef. Gerçi yetiştirilme tarzını suçlamak da bir noktaya kadar farkındalık gerektirir. Yani o noktaya geldiysek bu iyi bir şey ama o noktanın da ötesine geçebilmeli insan. Bu ayrıca üzerinde durulması gereken derin bir konu.

Öğrencilerimle konuşurduk genelde meslek seçimleri üzerine. Maalesef çoğunun okumak istediği bölümle yapmak istediği iş aynı değil. “Madem o işi yapmak istiyorsun niye bu bölümü okuma niyetindesin?” dediğimde cevap çoğu zaman aynı: Ya statü ya da cebimde garanti bir mesleğim olsun. İyi tamam cebinde bir garanti olsun ama işte o garantici düşünme yapısıyla girişimci akıl bir koltukta taşınmıyor. Bu sadece tek noktaya tesir eden bir düşünce yapısı da değil. Doktora gidiyorsunuz yine karşınıza çıkıyor o garantici düşünce yapısı. Hemen kesin sonuç içeren bir tedaviye başlıyor mesela. Ben genelde “Antibiyotiksiz bu iş hallolmaz mı?” dediğimde “Yani çile çekersin!” cevabını alıyorum. E azıcık çile çeksek olmuyor mu? Bırakalım da şu bünye öğrensin başına gelenle mücadele etmeyi. Naif, ilk yenilgide kolu kanadı kırılan, her başarısızlığı yenilgi kabul eden, kolay yolları seven, dikeni var diye gülü koklamaktan imtina eden bir nesil var karşımızda.  Mutlu olsunlar diye sürekli yapıp ettiklerimiz finalde mutsuz olmalarının sebebi oluyor. Sonra “Çocuğum neyini eksik ettik?” nidaları… İşte sorun da burada. Bir şeyler biraz da eksik olsun artık.

Mutsuz insanlar topluluğuna dönüşmüş durumdayız. İşini sevmeyen doktorlar tarafından iyileştirilmeye çalışıyoruz, öğrencisini sevmeyen öğretmenlerin elinde büyüdük, sevmediğimiz işlerde ömür çürütüyoruz. İşini sevmeyen, sırf statü ya da para kazanmak için tıp okumuş bir kişinin tutkuyla bir hastalığın tedavisi üzerinde çalışabileceğine ihtimal veriyor musunuz? Ya da havalı olsun diye mühendis olmuş birinin geleceğin teknolojisine adını yazdırabileceğine ya da sadece üzerinde şık dursun diye mimar olmuş birinin mimaride çığır açabilecek eserler verebileceğine. Kimse kusura bakmasın ama ben ihtimal vermiyorum.  “Mekanik bir toplum” oluyor bu tercihlerin sonucunda ortaya çıkan. Robotlar gibi sabah işe gidiyoruz, ahlaki değerlerimizin gelişmişliği ölçüsünde işimizi hakkıyla yapıyoruz. Akşam çıkıp evimize dönüyoruz. Ay sonunda maaş, yazın belki minik bir tatil. Geçip gidiyor hayatımız. Dokunuşlarımızın sihirli olabileceğini, yaradılışımızın bu sihri ortaya çıkarmaya uygun olduğunu bazen hiç fark etmeden, hatta böyle bir ihtimali aklımıza bile getirmeden tüketiyoruz zamanımızı. Bir sağlıkçı bir şifacıya ne zaman dönüşür, bir mühendis tek yönlü teknik adam olmaktan nasıl kurtulur, bir öğretmen nasıl gönülden gönüle kurulan köprülerin mimarı, bir mimar sanatının hangi aşamasında “Sinan” olur? Daha da önemlisi biz gönlümüzde hala böyle bir ihtimalin varlığını taşıyor muyuz? Bence işin başı aşk ile icra edebileceğimiz meslekleri seçmek. İyi bir eğitim şart elbette ki ama kişi gerçekten sevdiği işi yapıyorsa her zaman aralayacak bir kapı bulur kendine. Ve bu bir toplum için bile kırılma noktası olabilir. “Lezzetin Ustaları” diye bir TV programı var. Türkiye’nin dört bir tarafında aşkla yemek yapan insanları anlatan bir program. İzlemenizi tavsiye ederim. Tutkunun, bir meslek erbabını sanatçıya dönüştürdüğünü göreceksiniz. 80 yaşında bir amcanın “Şu kebabımı bir otuz yıl daha yapabilsem bana yeter.” dediğini işittim. Türkiye’nin dört bir yanından kebabını yemeğe gidiyorlar.

Ama sevdiğin iş para etmiyor ve para tek mutluluk kaynağı değil miydi? Hatta İyi para kazanmak da yetmez, işinin garanti olması lazım. Bu ay gelen paranın miktarının ehemmiyeti yok. Önemli olan o paranın her ay gelecek olma garantisi. Yaşını başını almış, çoluk çocuğa karışmış insanların garanti hayatları seçmesi daha bir anlaşılır gibi geliyor ama gençler de risk almak istemiyor. Hayatımızı kuşatmış bir tuhaf garanticilik, görüntücülük halidir gidiyor. Bazen cesurlar da çıkıyor. Misal dünyayı gezmek istiyor çocuk, gezi üzerine yazılar yazmak hayatını da böyle kazanmak istiyor. Neden olmasın? Ama bu sefer de hemen yetişkin korkularımız devreye giriyor cesaret filizlerini budamak üzere. “Sen hayatı ne sanıyorsun! Bir kere kolay mı öyle para kazanmak? Hem böyle gezgin hayatıyla nasıl yuva kuracaksın? Sefil olur gidersin valla! Şimdi gençsin her şey toz pembe, yarın hayatın zorluklarıyla karşılaşınca bana dua edeceksin!” Utanmasak işi Evliya Çelebi’nin nasıl sefil bir hayatı olduğunu anlatmaya kadar götüreceğiz. Tabi genelde ergen bünyede, isteklere böyle karşı çıkılması tepki oluşturuyor, dirençle karşılaşıyoruz. “Seninki gibi bir hayat istemiyorum.” şeklinde can yakıcı cümlelere kadar gidebiliyor olay. Ama bu baskı nihayetinde sağlıklı bir karar alınamamasıyla sonlanıyor. Ya kendi kendine vaz geçeceği, aslında gerçekten istemediği mesleği inatla seçiyor çünkü meslek üzerine düşünmek, mesleği ölçüp biçmek için kullanacağı tüm enerjiyi onu savunmak için kullanıyor.  Ya da ne kadar itiraz etse de sonuçta hayallerini gerçekleştirecek cesareti kalmıyor. Çünkü hayat akışımız birbirinden çok farklı da olsa, bir türlü tatmin olmayan ebeveyni mutlu edebilme ve seçimlerini ister istemez buna göre yapma mekanizması hep derinlerde bir yerlerde işlemeye devam ediyor. Yani “İyi çocuk olma” temel motivasyon kaynağımız oluyor. Gerçi hayatımıza şekil vermek için tüm akraba-i taallukat sözleşmiş gibi. Bir akrabamız, okulumun bir türlü bitmediği düşüncesiyle dertlenmiş olacak ki, üniversite ikinci sınıftayken “Çocuğum sen hala okuyor musun?” diye sormuştu. Daha ikinci sınıftayım teyze deyince “Ne çıkacaksın mezun olunca?” diye sordu. Ben, “Öğretmen olacağım!” cevabını verince teyze daha bir dertlendi ve “O kadar okudun, bari doktor çıkaydın be yavrum!” dedi. Bu hikâye aramızda gülme vesilesidir yıllar yılı. Ama teyze koca bir ülkenin sözcülüğünü yapmıştı aslında. Gerçi öğretmen olmamı takdirle karşılayan çok insan da oldu. Sonuçta az mesai, devlet garantisi gibi faktörler öğretmenlik mesleğini ideal meslek haline getiriyordu onların gözünde! Bunun yanında “Hiçbir şey olamasam en azından bir öğretmen olurdum.” diyen velim de oldu. Öğretmenliğe yakıştırılan sıfatlar mevzusu ayrıca ele alınabilecek bir konu ama burada bahsetmek istediğim şey meslek seçimlerimize etki eden açık ve örtük öğrenmelerimiz.

Meslek seçimi zorlu bir süreç. Sonuçta ömrünüz boyunca icra edeceğiniz işi seçiyorsunuz. Mesleğimizi değiştirmek gibi bir ihtimalimiz de var elbet ama ciddi emek ve cesaret istiyor hayatınız belli bir standarda eriştikten sonra. Daha da önemlisi kimse mesleğini seçerken üzerindeki baskıyı azaltmak için “Aman ne olacak, olmazsa değiştiririm.” dememiştir herhalde. Meslek seçtiğimiz yaşın, hayatın en cilveli yaşı olduğunu da hesaba kattığımızda işler biraz daha civcivleniyor. Çoğu ailenin yetiştirme tarzı çocuklara gerçekten seçme hakkı tanıyan bir tarz değil ve çoğu aile çocuklarının doğru kararlar verebileceklerine inanmıyor. Bu bakış açısı da kendileri için sağlıklı seçimler yapamayan bireyleri doğuruyor. Yani kehanet kendini gerçekleştiriyor. Yine olayı Nuh-u nebiye götüreceğim ama insanın yetişme meselesi bunu gerektiriyor. Üç yaşındaki çocuğun kıyafet seçimine bile ölümcül bir meseleymiş gibi müdahale eden ebeveynin tutumu, meslek seçiminde işlerin nasıl Arap saçına dönüşeceğine dair bize yeterince bilgi sağlıyor zaten. Elbette meslek seçiminde yönlendirme yapacak uzmanlar da var ama meslek sohbetlerine yeni başlayanlar için basit, ev yapımı bir öneri: İki sütundan oluşan bir liste hazırlayın. Başlıklar da “İlgilerim” ve “Yeteneklerim” olsun. Öğrencilerimle yapardık böyle listeler ve meslekler üzerine düşünmek için başlangıç noktası olabiliyor. Şarkıcı olmak istiyor mesela çocuk ama şarkı söyleyebilecek bir sese sahip olmadığını düşünüyor. O zaman geçiyoruz diğer isteğine: Psikolog olmak istiyorum diyor ama dinlemeyi pek de sevmediğini ifade ediyor. Liste böyle uzayıp gidiyor. Tabi sevmiyorum dediği her alanın hızla üzerini çizmek gerekmiyor. Sevmiyorum dediği her konuda biraz sohbet etmek, hatta belki fırsat varsa bu konularda ufak tecrübeler yaşatmak durumu değiştirebilir. Mesela ben 17 yaşıma kadar kendimi “Cin Ali” bile çizemez olarak tanımlardım ya da ilkokulda en korktuğum ve sevmediğim ders matematikti. Durumun hiç de sandığım gibi olmadığının farkına çok geç vardım. Şimdi matematiğe aşığım ve Cin Ali’yi en azından ip atlarken resmedebiliyorum. Belki biraz daha fazlası olabilir…

Gençlerle bu konularda sohbet etmek de önemli. Tabi nasihatle sohbeti birbirinden ayırmamız lazım. Nasihat bir kişiden diğerine bilgi akışıdır. Sohbette ise karşılıklı bir akış vardır. Onun da fikrini alma, bu konuda neler düşündüğünü öğrenme temel motivasyon kaynağıdır. Ve gerçek sohbete dair ölümcül dozu aldıysanız artık nasihat etmek kesmez sizi, sıkılırsınız. Gençlerle sohbet etmek çok ilginç. -Tabi gençler derken sizden önceki tüm jenerasyonları kastediyorum. Burada herhangi bir yaş sınırlamasına gitmeye gerek yok. Tek şart, konuşmayı öğrenmiş olmak.- Gerçekten de bir şeyler öğretmeye çalışmak yerine kendinizi sohbetin akışına bıraktığınızda nasıl keyif aldığınıza ve neler öğrendiğinize şaşabilirsiniz.

Günümüzün yaygın bakış açısı: Dünyamızı para yönetiyor! “Sahip olmak” kavramıyla ilişkili aklımıza ilk gelen para, reklam çağında yaşıyoruz ve vurgu hep “sahip olmak” üzerinde. Düşüncelerimizin ustalıkla yönetildiği bir zamandayız. Bu döngüden çıkmak ise fark etmekle başlıyor. Döngüyü kıracak olanın hep büyük büyük girişimler olacağı düşüncesinden kurtulmamız gerek. Önce toplum diyoruz ya hani.  Unutmamalı ki bireyin mutluluğu ile toplumsal fayda birbirine sıkı sıkıya bağlı. Kişilerden oluşuyor toplum ve kişilerin rengini alıyor sonuçta. Daha iyi bir toplum istiyorsak bireye ve en yakınımızdaki birey olan kendimize yatırım yapmalıyız. Çünkü finalde kendini gerçekleştirenler hep kehanetler olunca biz kendini gerçekleştirememiş insan toplulukları olarak yaşamaya devam ediyoruz.

Nur Yılmaztürk Dağaslanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen Yorumu Göndermeden Önce Aşağıdaki Soruyu Cevaplayın * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.