Etiket arşivi: Rehberlik

Çocuğun Dünyasına Yolculuk

cocugun dünyasına yolculuk

İSTEK Anaokulları tarafından Türkiye geneli ve İstanbul İlindeki tüm resmi ve özel okul öncesi öğretmenlerine, sınıf öğretmenlerine, psikolojik danışman/ rehber öğretmenlerine, ingilizce öğretmenlerine, idarecilere yönelik 12 Nisan 2014 Cumartesi günü Yeditepe Üniversite’nde 08:00-17:30 saatleri arasında konferans düzenlenecektir.

Konferansta, “Çocuklar için ebeveynlerin ve eğitimcilerin beklentileri ne kadar ortak? Erken çocukluk döneminde yabancı dil eğitiminde doğrular ve yanlışlar neler? Çocuklar için istediklerimizi, onlar ne kadar istiyor? Eğitimciler öğrenenlere nasıl ulaşır? Öğretmenler de öğrenir.” konularında uzmanlar görüşlerini paylaşacaklar.

Konferansın Teması: Anne, baba ve eğitimcilerin çocuğun dünyasına yolculuğu,

“Erken çocukluk döneminde öğrenim ve öğretim süreçlerini çocukların gözünden görebilmek.”

Konferans ile ilgili ayrıntılı bilgiye ve programa akışına ulaşmak için aşağıdaki bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.

http://www.istek.k12.tr/Duyurular.aspx?id=4152&deh_id=16533

Her Çocuğun Bir Kahramana İhtiyacı Vardır

Öğretmen Rita F. Pierson’un TED konuşması diğer bütün TED konuşmaları gibi gerçekten dikkate değer… Eğitimcilerin, öğrencilerin hayatlarına dokunması gerektiğinden, onların kendilerinin önemli hissetmelerini sağlamamızın en önemli işlerimizden biri olduğundan ve arada bir bağ oluşturmanın ne kadar önemli olduğundan bahsediyor.

 

Rita F. Pierson’un etkileyici konuşmasından alıntılar;

James Comer diyor ki; hiç bir dikkate değer öğrenme dikkate değer bir yakınlık olmadan oluşamaz. George Washington Carver diyor ki; bütün öğrenme ilişkileri anlamaktır. Bu salondaki herkes bir öğretmenden ya da bir yetişkinden etkilendi. Yıllardır öğretmenlik yapan insanları gözlemledim. En iyilerine şahit oldum ve çok kötüleri de gördüm.

Bir meslektaşım bir defasında şunu söyledi, “Bana çocukları sevmem için para vermiyorlar. Bana ders anlatmam için para veriyorlar. Çocuklar bunu öğrenmeliler. Ben öğretmeliyim. Onlar öğrenmeliler. Dava kapanmıştır.”

Ben de ona dedim ki: “Bilirsin, çocuklar sevmedikleri insanlardan bir şey öğrenmezler.”
Söylememe gerek bile yoktu. Bazıları bir ilişki kurmanın içinden ya geldiğini ya da gelmediğini düşünürler. Bence Stephen Covey haklıydı. İlk önce anlaşılmaya değil anlamaya çalışmak, özür dilemek gibi küçük basit şeyler ilave etmeniz gerektiğini söyledi. Bunu hiç düşünmüş müydünüz? Bir çocuktan özür dileyin, şoka girerler.

Bir keresinde oran-orantı öğretiyordum. Matematikle aram pek iyi değildir, ama üzerinde çalışıyordum. Ve geri dönüp öğretmen notlarına bakınca Bütün dersin yanlış olduğunu düşündüm.

Sonra ertesi gün derse gittim ve dedim ki, “Bakın çocuklar, özür dilemem gerekiyor. Bütün dersin yanlış öğretmişim. Özür dilerim.”

Onlar da, “Önemli değil Bayan Pierson. Çok heyecanlıydınız, biz de size bir şey söylemedik.”
Bir test yaptım, 20 soruluk. Bir öğrenci 18’ini yanlış yaptı. Sınav kağıdına “+2” yazdım ve büyük bir gülen surat koydum.

Öğrenci, “Bayan Pierson, bu F (zayıf) mı?”

“Evet.” dedim.

“O zaman neden gülen surat koydunuz?”

“Çünkü şanslı günündesin. İki doğrun var. Hepsini yanlış yapmamışsın.” dedim. “Tekrar gözden geçirirsek daha iyisini yapmaz mısın?”

“Evet efendim, daha iyisini yapabilirim.” dedi.

Gördünüz mü, “-18” bütün yaşam enerjinizi emiyor. “+2” “O kadar da kötü değil.” diyor.
Yıllar boyunca annemin teneffüste kontrol yaptığını, öğleden sonra veli ziyaretlerine gittiğini, masasının çekmecesine koyacak tarak, fırça ve yemek yemesi gereken öğrenciler için fıstık ezmesi, kraker ve çok iyi kokmayan öğrenciler için el bezi ve sabun satın aldığını gördüm. Bilirsiniz, kötü kokan çocuklara öğretmenlik yapmak zordur. Ve çocuklar acımasız olabilirler. Bu yüzden bunları masasında bulundururdu. Yıllar sonra, emekli olduktan sonra, o öğrencilerden bazılarının gelip “Biliyor musunuz Bayan Walker, hayatımı değiştirdiniz.” dediğini gördüm. Bana emek harcadınız. En dipteyken, öyle olmadığımı bilirken bile, önemli biriymişim gibi hissettirdiniz. Ve şimdi ne olduğumu görmenizi istiyorum.”

Ve annem iki yıl önce 92 yaşında öldüğünde, cenazesinde o kadar çok eski öğrencisi vardı ki, vefat ettiği için değil, geride asla kaybolmayacak bir bağ bıraktığı için gözlerim yaşardı.

 

 

 

Çocukları Geleceğe Fırlatmak

Öğretmenler ve anne-babalar çocukların eğitimi hakkında karar verirken var olan parametreleri kullanarak hareket ediyorlar. Oysa çocuklar henüz icat edilmemiş teknolojileri kullanacaklar, henüz var olmayan mesleklere sahip olacaklar, henüz inşa edilmemiş iş yerlerinde çalışacaklar. Onlar henüz adı bile bilinmeyen sorunlarla karşılaşacaklar. Bilgi her sene ikiye katlanacak ve her yıl bir önceki yıl öğrenilenler eskimiş olacak. Emekli olana kadar en az birkaç ‘meslek’ değiştirecekler. 2010 yılında en çok talep edilen 10 mesleğin 2004 yılında adı bile yoktu. Bugün Türkiye’de 50.000’den fazla makine mühendisi, alanları dışında işlerle uğraşıyor.

Çocuklar geleceğe fırlatılan füzeler gibidir. Ay’a fırlatılan füzeler fırlatma anında Ay’ın bulunduğu yere gönderilmez. Füze ulaştığında Ay nerede olacaksa oraya gönderilir. Çocukları geleceğe fırlatmak için biz öğretmenler ne yapmalıyız? “Eğer bugün, dün öğrettiğimiz gibi öğretiyorsak, çocuklarımızın geleceğinden çalıyoruz” diyor John Dewey. Siz dün öğrettiğiniz gibi öğretmeye devam ediyor musunuz?


Sizden gelenler 
SINIF MEVCUDUNUN BAŞARIYA ETKİSİ
Sınıflar çok kalabalık. Çocukları akşam olaysız evlerine gönderebilmeyi başarı sayıyoruz. Bu durumda bizden ne beklenebilir? 
Eğitim camiasında bulunmaya başladığımdan beri her zaman sınıfların kalabalıklığı şikâyet konusudur. Bugün Türkiye’de altmışa yakın ilde sınıf mevcutları 30 ve altında. Birkaç yıl içinde Türkiye Cumhuriyeti nicel sorunlarını halletmiş ve niteliğe yatırım yapacak hale gelmiş olacak. Eğer sorun sadece sınıfların kalabalıklığı olsa, bahsi geçen 60’a yakın ilde tüm sorunların çözülmüş olması beklenir. Kalabalık sınıflar ciddi bir sorun
ancak sınıf mevcudu 50 civarında olan sınıfların, mevcudu 30’larda olan sınıflardan daha başarılı olduğu durumlara da şahit oluyoruz. Kalabalık önemli bir sorun ama kök sorun değil. 2025 yılında ilk ve ortaöğretimdeki öğrenci sayımızın üç milyon civarında azalacağını düşündüğümüzde esas problemin, niteliği geliştirmek olduğu görülecektir.ÖĞRENCİLERİ KARŞILAŞTIRMA
İstemeden de olsa çocukları karşılaştırıyoruz. Bunu engellemek mümkün mü? 
Temel’in babası, oğlunun karnesini eline alıp zayıfları görünce, “Ula uşağım yuh sana! Atatürk senin yaşındayken tüm notları pekiyuydu” der. Bunun üzerine Temel alaycı bir gülümsemeyle cevap verir: “İyi de babacum, Atatürk senin yaşındayken de cumhurbaşkaniydu!” Beş parmağın beşi bir değil deyip, beşinden de aynı şeyi bekliyoruz. Karşılaştırma sürecinde başta evladımız olmak üzere hepimiz yıpranıyoruz. Bunu engellemek için “İyi not alırsan iyi çocuksun, kötü not alırsan kötü çocuksun” yaklaşımından kurtulmak şart. Çocuğun doğası üzerinde tefekkür etmek de yararlı olacaktır.Prof. Dr. Ziya Selçuk

Radikal Gazetesi

Dizilerin İpe Dizdiği Hayatlar

Aile, çocuk ve gençlik buhrana sürükleniyor

Türkiye’de televizyon dizileri son yıllarda sıkça tartışılıyor. Dizlerindeki ana tema, sanat, felsefe ve mesaj özellikle çocuk ve gençler açısından ciddi problem içeriyor. Bu nedenle diziler genelde toplum ve aile yapısını özelde gençliği olumsuz etkiliyor.

Televizyon dizi yapımcıları sadece reyting kaygısı ve para kazanma hırsıyla program hazırlamıyor. Şüphesiz farklı gayeler de söz konusu ediliyor. Dizilerinin çoğunda işlenen ortak temanın toplumsal değerlerle taban tabana zıt olması dikkat çekiyor. Dizilerde aile mahremiyeti, korumacılığı ve sıcaklığı büyük ölçüde ihmal ve inkâr ediliyor. Nikâhsız hayat, zina, çarpık ilişkiler, aldatma, lüks hayat, emeksiz kazanç gibi mefhumlar bazen zımnen bazen de alenen teşvik ediliyor. Mesela bu dizilerde; kız kardeşlerin aşk savaşı… “İki kız kardeşin âşık olduğu bir adam” ya da “abi-kardeş arasında kalmış bir kız” tiplemeleri popüler dizilerin temel konusu oldu.

En çok seyredilenler arasında yer alan bu dizilerde, yuva yıkan taraf mazlum ve haklı gösteriliyor. Hikâyeler zengin aileler arasında, lüks konaklarda geçiyor. Kız kardeşlerden biri varlık elde etme amacıyla zengin biriyle evleniyor. Ancak baldızlar devreye girip eniştelerine göz koyuyor. Toplum nezdinde kabul görmeyen ve ahlâk anlayışımızı sorgulatan bu tür ilişkiler, neden sıklıkla ekranlara getiriliyor? Bir dizi tuttu diye benzerlerini çekmek için yarışa giriliyor.

Toplumsal değerlerle hiçbir şekilde uyuşmayan bazı diziler, çarpık ilişkiler, gayrimeşru yaşantılar, gelenek ve kültürümüze aykırı davranışlarla toplumun dengesini bozmaktadır. Bir dizide, bir eserde, bir yapıtta olması gereken en önemli unsurlardan; sanat, felsefe ve estetik bugün söz konusu dizilerin pek çoğunda yoktur. Sinemanın ve görsel sanatın ruhundan çok daha aşağıda sığ, bayağı ve paçoz bir zihniyet hâkim hale gelmiş durumda. Reyting, fahiş kar ve tanınırlık gibi İslâmi ruhun kabulünden uzak, diğer bütün süfli beklentileri yücelten diziler toplumun ontolojik ve kültürel dinamiklerine dinamit koymaktadır. Böylece geleceğin emanet edileceği bireyler son derece yanlış bir istikamete doğru yönlendirilmektedir. Bu istikamet her halükarda çıkmaz ve bunalım sonuçludur.

Diziler hiçbir değer tanımıyor, geleneğe/kültüre meydan okuyor!

Okuma alışkanlığının düşük olduğu Türkiye’de, romanlardan uyarlanan televizyon dizileri gençlik üzerinde yarar sağlamaktan ziyade olumsuz yönde etkisini gösteriyor. Senaryoya uyarlanan öykü, roman ve hikâyelerin, bu kitapların okunmasına karşı ilgi uyandırmadığı gibi o kitapların okunmasına da mani oluyor. Senaryo kaynaklarını edebî hikâye ve romanlardan alan diziler, kitaplar hakkında ön fikir vermekte ve bilgi doygunluğuna sebep olmaktadır. Okuyucu, kitapların içeriğini bildiğini sanarak, kitapla yüzleşmenin gereksiz olduğuna inanmaktadır. Birçok kişi zamanının büyük bölümünü televizyon karşısında geçiriyor. Ülkemizde düşük olan kitap okuma alışkanlığı dikkate alınarak, dizi, sinema filmi yapımcıları bu doğrultuda hareket etmelidir. Dizi senaryoları hazırlanırken bu olumsuz etki düşünülmeli ve bunu önleyecek önlemler alınmalıdır.

Dizi şikâyetleri! Diziler marka tüketimini teşvik ediyor!

RTÜK’e vatandaştan gelen şikâyetlerin yüzde 60’ı diziler hakkında olduğu belirtiliyor. Bu oran geçen yıla göre iki kat artmış durumda. Çünkü dizilerde ciddi oranda marjinalleşme bireysel dürtüleri kışkırtıcı yönler ön planda yer alıyor. Tahrik edici sahneler defalarca gösterilerek bilinçaltına kazınıyor. 2009 yılında yapılan bir araştırmada izleyicilerin yüzde 47’si, dizileri toplumun ahlâkî yapısına aykırı bulduğunu belirtmektedir. Bizim yaptığımızı izliyorlar, beğeniyorlar, reyting alıyor” savunması son derece yanlış ve meseleye çarpıtmaktan başka bir şey değildir. Böylesi bir savunma program yapımcılarının ucuza kaçma, beceriksizlik ve nitelikten yoksunluklarının bir ifadesidir. Nitekim böyle yapılarak zaaflar üzerinden prim yapmak ve onları istismar etmek denenmektedir.

Reytingi yüksek dizilerden pek çoğunun işlediği konular toplumsal kabulün çok ötesinde marjinal durumlar olmakla birlikte insanî değerlerin yüceltilmesinden ziyade yok edilmesi, törpülenmesi üzerine oturuyor. Hiçbir eğitim ve kültür birikimi olmayan kişilerin önüne, ne kadar sığ, basit, içerikten yoksun, sanat ve estetik niteliği barındırmayan ürünlerin konulması kolaya kaçmaktan başka bir şey değildir. Bunu savunma mekanizması haline getirmek de olsa olsa acziyetin ifadesidir!

Prime time’da ekranlara gelen evimizin davetsiz misafirlerinin ilişki biçimleri aile ve gençlik vicdanını, ahlakını derinden zedeliyor. Dizilerin çoğunda masumiyet, çarpık, sığ ve sadece beşerî, cismani ve cinsî aşk ilişkileri, sefahat ve sefalete vurgu yapılıyor. Birbirleriyle dönüşümlü olarak sevgili olan dizi karakterleri, arkadaşlık kavramını hat çekiyor. Söz konusu dizilerin temel gençlik sorunlarıyla ne kadar ilgili olduğu sorgulanmalıdır.
Dizilerde ortalama Türk insanına hayli yabancı bir hayat tarzının reklamı ve baskısı yapılıyor. Hiçbir zahmet çekmeden, bedel ödemeden lüks hayatın pırıltılı dünyasını yaşamaları için insanlara zımnen bir baskı söz konusu. Kimse geldiği yere nasıl geldiğini, hangi bedelleri ödediğini anlatmıyor.

Diziler bir yönüyle de toplumsal güç ve çıkar ilişkilerinin derin mekanizmalarına gönderme yaparak, herkesi kendi dünya görüşü etrafında toplamaya çağırıyor böylece insanlar belli bir biçimlendirme ameliyesine tabi tutuluyor. Hayata baktığımız pencerelerin aslında bize sunulan pencereler olduğunu kimse fark etmiyor.
Diziler insanları belli bir hayat tarzını seçmeye, belli markalara yönelmeye icbar ediyor. Böylece içerikten çok biçime, göstergeye önem atfediliyor. Dış görünüşün önemli olduğu bir dünya yaratılıyor. Böylece marka hastalığı yaratılarak, çağdaş idoller yaratılıyor.

Netice olarak dizlerin çoğunda ahlâkî değerler hiçe sayılıyor. Yeğen yengesine, komşu komşuya, evliler başkalarına özendirilmekte ve bütün bunlar sıradanlaştırılmaktadır. Bu gidiş, bundan bir asır önce üst düzey Osmanlı toplumunda Tanzimat neslinin yaşadığı buhran ve çöküşü yeniden ve kuvvetle hatırlatmaktadır. İnsanın insanî, ruhî nitelikleri üzerine vurgu yapmak yerine sadece bedenî, biyolojik görünümünü ön plana alan zihniyetle yetişen gençlerin, kısa süre sonra hiç b şeyden tatmin olmayarak derin bir buhran içine girmemesi hiçten bile değildir. Madde her zaman sonludur ve her halükarda elde edilebilir niteliktedir. Edinilmesinden sonra ise boşluk vardır. Oysa manâ sonsuzdur ancak bedelsiz elde edilemez. Mânaya hükmedenler ve mânayı arayanlar aslında kendini ve mutluluğu arayanlardır.

Medya nesillerin sağlıklı eğitimleri ve yetişmesi için azami gayret ve itina göstermek zorundadır. En temelde medya insanları daha iyi ve güzeli aramaya teşvik etmelidir. Kamu hizmeti yapan kuruluşların kamunun zararına değil yararına iş yapma zorunluluğu vardır.

Mevcut dizilerin pek çoğundaki karakter okumalarına bakılırsa, Türk kültürünün genetik kodlarıyla oynanmakta, adeta genler değiştirilmeye çalışılmaktadır. Geniş ailen ruhuna çoktan Fatiha okundu; ancak tek kişilik hayatların hit yapmaya başladığı şu dönemde çekirdek ailenin de zilleri çalıyor gibi.

Elbette sadece eleştirmek ve “bu kötüdür” teşhisi yapmak hiçbir şey değiştirmeyecek, mukadder akıbetten kaçınılamayacaktır. Burada sinema ve televizyon sektöründe çalışanlara ciddi görev düşmektedir. Daha iyisini ve faydalısını yapmak birinci amaç olmalıdır. İnsanlık olarak, eğer bir yerde sorunun varlığını görebiliyorsak, onun giderilmesine de muktedir bir irademiz var demektir. Bu vadide öncelikle alternatif dizicilere, sinema ve film sektörüne acilen iş düşmektedir.

Mukaddes isimler alaya alınıyor!

Maalesef millet olarak dizi kolik olduk. Hemen herkesin takip ettiği en az birkaç dizi bulunuyor. Zira her yıl onlarca yeni dizi televizyonlarda boy gösteriyor. Bunlarda işlenen konular genel olarak farklılık arz etse de karakterlere verilen isimler benzerlik taşıyor. İnancımıza göre mukaddes kabul edilen birçok isim, genellikle dizi ve filmlerde yalancı, düzenbaz, mafya babası, tecavüzcü olarak karşımıza çıkıyor. “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisinin kötü yengesi bunlardan sadece biri. Esra Dermancıoğlu’nun canlandırdığı dizide Mukaddes yenge, kocasını kandırdı, başkasından olan oğlunu onunmuş gibi gösterdi. Hâlbuki Mukaddes, “Temiz ve pâk. Noksan, kusur ve ayıptan uzak olan. Kutsi” anlamlarına geliyor.

Dizilerin ismi ile müsemma olmayan karakterlerden bazı örnekler:

Kadir: Allah’ın isimlerinden olup “Kudret sahibi” anlamına geliyor. Ama Levent Ülgen’in “En Son Babalar Duyar”da üçkâğıtçı damadı canlandırdığı “Hallederiz Kadir”le gündeme geldi.

Behlül: Kıvanç Tatlıtuğ’un “Aşk-ı Memnu” dizisinde yengesiyle aşk yaşayan bir gence verilen bu güzel isim, “Çok gülen. Hayır, sahibi, çok iyi adam” gibi manalara geliyor.

Gaffur: Allahın isimlerinden olan Gaffur/ Gaffar “Çok mağfiret ve merhamet eden” demek. Bu ismi daha önce de Yeşilçam filmlerinde “salak” rollerini oynayan Yadigâr Kuzu’da gördük.

Kabak Hafız: Hanımın Çiftliği dizisinde Ali Düşenkalkar’ın oynadığı karakterin adı. Kabak Hafız, dini bilgileri olan bir adam. Ancak içki de içiyor, halkın duygularını da sömürüyor. Kur’an-ı kerimi ezberleyenlere denilen hafız, “Esirgeyen, koruyan” anlamına geliyor.

Firdevs: “Aşk-ı Memnu” dizisinde şan, şöhret düşkünü paragöz anneye isim olan Firdevs, “Cennette altıncı kat” manasına geliyor.

Burhan: Birçok dizide karşımıza gelen Burhan isminin “Sağlam delil, ispat vasıtası” gibi anlamları var. İsim, Avrupa Yakası’nda düzenbaz müdüre verildi. İsim, “Binbir Gece” ve “Gönülçelen”de de kullanıldı.

Aziz: “En yüce, en üstün” anlamına gelen isim “Beyaz Gelincik”te kadın pazarlayan bir psikopata, “Canım Ailem”de kötü adamı oynayan adama, “Şüphe” dizisinde takıntılı psikiyatra verildi.

Mehdi: “Doğru yolda, hidayete ermiş olan” anlamına geliyor. Bütün dünyayı hidayete erdirecek Hazreti Mehdi ile hatırlanıyor. Ancak ‘Pars Narkoterör’de vatansız uyuşturucu tüccarına verildi.

Mennan: “Çok lütufta bulunan” anlamına geliyor. Allah’ın isimlerinden biri. Fakat “Hayat Bilgisi”nde düzenbaz, uyanık, yalancı, okul hizmetlisine ad oldu.

Ferhunde: “Mesut, saadetli, mübarek. Uğurlu” gibi anlamı var. Ancak Ferhunde, “Yaprak Dökümü”nün uğursuz gelinine isim oldu.

Kerim: Allah’ın isimlerinden biri. “Kerem sahibi. Her şeyin iyisi, faydalısı” manasında. Fatmagül’e tecavüz eden ekipte yer alan ama daha sonra onunla evlenen adama isim oldu.

Abdül: “Allah’ın kulu” demek. Bu isim, Elveda Rumeli’de Manastır Valisi Mazhar Paşa’nın şımarık oğlunu canlandıran kötü karaktere verildi.

Zühtü: Sözlükteki karşılığı “Dünyaya itibar etmeyen”. Ancak isim “Düriye’nin Güğümleri”nde yalancı kocanın ismi.

Amina: Muhammed aleyhisselamın annesinin ismi. “Emin olan. Kalbinde korku olmayan kadın” manasında. “Öyle Bir Geçer Zaman ki”de bir militanın adı oldu.

Kudret: Allah’ın sıfatlarından biri. Aşkın Şenol’un “Nuri” dizinde canlandırdığı ilginç zabıta.
İsmail: Peygamber ismi. Ancak “Çocuklar Duymasın” dizisinin sapık müdürünün adı.

Yukarda örneklerini verdiğim isimlerden de anlaşacağı gibi bütün bu isimler tamamen tesadüfî olamaz. Kutsal olarak görülen isimler ayaklar altına alınarak insanların şuur altına kötü hatırlatmalar yerleştirilmeye çalışılıyor. Bunların meyvesi bir on-yirmi yıl sonra ortaya çıkacaktır.

Dizilerimizde ilginç isimler de bulunuyor. Genel aşağıdaki isimler ise yüceltilmektedir. İşte onlardan bazıları: Rüzgar, Demir, Toprak, Hasret, Reyna, Kumru, Kobra, Su, Direnç, Zenan, Orçun, Ateş, Mira, Manidar, Bersan, Gülbin, Biricik, Heves, Pırıl, Pamuk, Ezel, Sekiz, Fincan, Pertev, Seymen, Fındık, Gümüş, Çınar, Memati…

Diziler marka tüketimini teşvik ediyor!

İzleme oranı yüksek olduğu (prime time) saatlerinde ekranlarımıza konuk olan gençlik dizilerinde çoğu zaman masumiyet, aşk ilişkileri, sefahat ve sefalete vurgu yapılıyor. Birbirleriyle dönüşümlü olarak sevgili olan dizi karakterleri, arkadaşlık kavramını da sorgulatıyor. Küçük Sırlar, Kavak Yelleri, Adını Feriha Koydum ve Arka Sıradakiler gibi diziler her akşam çok izlenen ( prime time) saatlerinde ekranlarımıza konuk oluyor. Dizileri düşünürken ilk akla gelen soru gençlik dizilerinin gençlerin gerçek problemleriyle ne kadar ilgili olduğu. Diziler hakkında en çok sorulan soru, televizyon içeriğinin “genel ahlâk” kurallarına uyup uymadığı. Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), televizyon dizilerinde “sadece sorunlu tavırlar sergileyen, gece hayatı ve cinsellik üzerine bir hayat yaşayan gençlerin konu edildiği sahnelerin çekilmesini eleştirerek bir kısım diziye uyarı cezası verdi. Aslında öğrencilerin ve gençliğin problemlerini çözüm getirmekten ziyade zarar veriyor.

Dizilerin bir başka amacı da herkes kendi dünya görüşünü ekrana getiriyor. Televizyon dizileri bir şekilde kitleleri etkileme, biçimlendirme, maniple etme amacıyla yapıldığı izlenimi veriyor. Genel olarak toplumlar güç ve çıkar ilişkileri ile işler. Bu ilişkiler birçok farklı, değişken mekanizmaları içinde barındırır. Televizyon da bu ilişkilerin günümüz toplumu içinde en açık bir şekilde görünür kılındığı alanlardan biri gibi duruyor. Herkes kendi dünya görüşü etrafında toplumu bu söz konusu programlarla, dizilerle vs. biçimlendirmeye çalışıyor. Herkes dünyayı kendi penceresinden görüyor, fakat bu pencerenin sadece kendine ait olduğunu fark edemiyor.

Dizilerdeki bir başak maksatta tüketimi teşvik etmektir. Bu arada gençlerimizi markaya yönlendirmek ve yüksek maliyetli markaları daha fazla zengin yapmaktır. Marka hastalığı toplumsal bir yara haline gelmiştir. Bugün gençlerimizin bazıları markayı bir idol (çağdaş put) olarak görmektedir ki, bu geleceğimiz açısından son derece tehlikeli bir gidişattır.

Sonuç:

Bugün dizlerin çoğunda ahlaki değerlerin hiçe sayılıyor. Yeğen yengesine, komşu adam komşusuna, evli kadın bir başka erkeğe özendirilmekte, ar, ahlak ve namus gibi kutsal mefhumlarımızla adeta alay edilmektedir. Böyle giderse hem kültürümüz hem ahlakımız ve bizi biz yapan değerlerimiz bir bir elimizden çıkacak, özellikle gençler boşluğa itilecektir. Bu durum toplumsal barışı ve dokuyu zedeleyecektir. Sosyal dengeyi koruyup kollayan devlet bunu yasalarla engellemelidir. Gençlere kötü örnek olan dizilere kıstas ve standart getirilmelidir.

Medya kuruluşları, nesillerin doğru ve düzgün eğitilmesi ve muhafazası için azami gayret göstermek zorundadır. Çünkü medyanın bir görevi de; toplumun güzele ve iyiye yönlendirilmesinde özen göstermesi gerekir. Kamu hizmeti yapan kuruluşların kamunun zararına değil yararına iş yapma zorunluluğu vardır. Televizyon dizilerinde her türlü çarpıklık vardır. Bu çarpıklıkların önüne geçemezsek geleceğimizden emin olamayız. Çünkü çocuk bugün taklit eder yarın tatbik eder. Yani çocuk gördüğünü yapar. Bu diziler ve medyanın yanlış yönlendirmesiyle Türklerin kültürel kodlarıyla oynanmakta, adeta genlerimiz değiştirilmeye çalışılmaktadır. En önemli kurumumuz olan aile yapımız bozulmaya çalışılmaktadır. Televizyon ve dizi bağımlılığının endişe verici boyutta gençliğimizi adeta zehirliyor. Programların çekiciliğinin artırılarak insanların televizyon bağımlısı durumuna getirilmek isteniyor.

Bu nedenle televizyon ve dizi bağımlılığı endişe vericidir.

Sözün özü bu dizilere bir taraftan sınırlandırma ve belli standartlar getirirken bunlara alternatif diziler çekilmelidir. Genel ahlak değerlerimize uygun, toplumu doğru yönlendiren, gençliğimizi geleceği düzgün hazırlayan diziler ve sinema filmleri çekilmelidir. Bunlara ciddi kaynaklar ayrılarak tarihi şahsiyetler dâhil, dini, milli ve ahlaka değerlerimiz düzgün, doğru ve gerçek kaynağından diziler ve filmler çekilerek örnek rol-modeller gösterilmelidir. Değilse biz başkalarının çektiklerini sadece eleştirmekle kalırız.

Yrd. Doç. Dr. Süleyman Doğan
Kariyer Penceresi Dergisi, Sayı:8

Çocuklarda Doğru ve Düzgün Şahsiyet Geliştirme Yolları

Kimi eller şekillendirirken şahsiyetimizi, kimi eller kırar ümidimizi. Biz hangi ellere sahibiz ya da hangi ellere teslim ediyoruz geleceğimizi? İnsan kişiliğini ölçmekte kıstaslarımız neler olmalı? Bu sorulara cevap vermeden önce şahsiyet nedir? Sorusuna öncelikle bir cevap arayalım.

Şahsiyet bir başka tabirle karakter, çocukta küçük yaşlardan itibaren içinde yaşanılan toplumun değer yargılarını benimsemesiyle şekillenir. Benimsenen değerlerle ve davranışlar arasında uyumluluk varsa, kişi karakter sahibi demektir. Halk arasında hep söylenir, “özü sözü bir, sözü sazına uygun, sözünün eri” gibi ifadeler karakter ve kişiliğe atıfta bulunmaktadır. Eğitimin en öncelikli görevlerinden biri de kişiye şahsiyet ve kişilik kazandırmasıdır. İyi şahsiyet sahibi olmak için ahlaki ve dini değerlerimizden yararlanırsak bireyi doğru ve düzgün bir karakter verebiliriz. Batı, bu değerleri çok önceden kaybetmiş, Avrupa’da çocuk insandan sayılmamış. Batıda Kant’ta ve Hegel’e gelinceye kadar filozofların birçoğu çocuğu, insan olarak saymadığı gibi kadını da insan olma yolunda hareket eden bir varlık olarak tanımlamışlardır. ‘’Kadın bir şeytandır’’ tabiri batıdan geliyor, bizim değerlerimizde böyle bir tanımlama zaten yoktur.

Dengesi bozulmuş bir aile yuvası çocuk için elverişli ortam değildir her şeyden önce. Çocuk eğitimi için en elverişli yer huzurlu aile yuvasıdır. Düşünün anne baba birbirine bir şey söylüyor, ikisi de yapmıyor. Söylediği değerler olarak, sevgi değeri, saygı değeri, şefkat değeri gibi güzel hasletleri birbirinden esirgiyor. Orada çocuk ikilemde kalıyor. Bu değerler nasıl değerler diye ilişki kuramıyor. Çünkü aile hayatı adeta çocuk üzerine etki eden bir tiyatro sahnesi gibi anne, babaların bütün rolleri, çocuklar üzerinde bir tesir yaratıyor.

Bizde kişilik eğitimi, karakter eğitimi, şahsiyet eğitimi batıdan gelerek bir moda halini aldı. Oysa bu değerler bizde fazlasıyla var. Çocuklarımız ikinci nesilden, dededen, nineden değerleri alıyorlar. Dizilerde, filmlerde ise dede ve nineler yani bu insanlar yaşamamış gibi gösteriliyor ve geniş bir aile yok sayılıyor. Çocuklar bir paradoks yaşıyor ve doğru ve düzgün karakter oluşmuyor.

Emile kitabının yazarı Jean Jacques Rousseau anne terbiyesi almadan büyümüş, ‘’Hayatımdaki bütün hatalarım, ana terbiyesi ve şefkati görmeyişimden geldi’’ der. Ailedeki en önemli eğitimin, terbiyenin merkezi annedir. Anne ile başlar bu iş. Anne birinci rolde en önemli faktördür. Yüz baba bir araya gelse bir anne etmez. Bunu söylemekle babanın yerini ve rolünü yok saymıyorum. Ancak çocuk için annenin etkisi ve faktörü her zaman babanın önündedir. Anne burada neyi nasıl verecek? Özellikle anneler televizyonu bir susturma aracı gibi kullanıyor. Hâlbuki televizyondaki o sesler, resimler fotoğraflar zihin üzerinde yanlış tesirler oluşturuyor ki, zihni boş şeyle dolduruyor.

Ahlak ve maneviyat küçük yaşta verilmeli!

Batı ile mukayese edildiği zaman batı çocuğu doğuştan günahkâr kabul eder ve onun vaftiz edilmesini gerekli kılar, oysa İslam inancında çocuk tertemizdir, fıtratı güzeldir, anne baba ya da çevresel faktörler bunu değiştirir. Burada en önemli unsur ahlak unsurudur. Sevgiden, merhametten, şefkatten, Allah korkusundan, Allah sevgisinden, dini inançlardan soyutlayarak bir seküler ahlak aşılanmaya çalışılıyor. Ahlakın en az yüzde ellisini dini değerler içerir. Ailede milli ahlaki değerleri ince elenip, sık dokunarak işlenmesi, bunların çocuğa mal edilmesi içten ve dıştan gelecek yıkıcı faktöre karşı zırhtır. Anne ve babaların çocuklarına karşı sonsuz şekilde gösterdikleri bu temelinde şefkat ve merhameti başka birinde görmek mümkün değildir.

Burada yine şu soruya sorarak cevap arayalım: “Ebeveyn bunu ne kadar ve nasıl kullanmalı? Çocuk ebeveyn düalizmin ilkeleri nasıl olmalı? Karakteri mükemmel, onurlu ve tutarlı bir şahsiyet imajı nasıl verilmeli? Yarınlara güvenle bakan hamleci ruha sahip, kimliği idrak eden, iyiyi kötüden doğruyu yanlıştan ayırıp tahlilini yapabilen, muhakeme gücüne sahip nesil nasıl yetişmelidir? Bu ve buna benzer sorunların cevabı ben duygusundan uzak biz duygu ruhuyla yetişen çocuklara, milleti için var olan gerekirse kahraman olan ideal nesiller ortaya çıkarmak için dini değerleri mutlak surette verilmelidir.

Ahlaki değerlerin verilmesi yanında çocukta mevcut fakat gizli olan öğrenme kabiliyeti, bilgi alanı, ruhi ve fizyolojik gelişmenin gereksinimi de çok sık şekilde gözetilmelidir.

İlk terbiye zorunlu olarak üstlenen anne babanın çocuğa karşı tutumları tutarlı ve bilinçli olursa topluma karşı görevini yerine getirmiş olur. Bu manada Hz Ali efendimizin çok güzel sözü var, çok güzel pedagojik tespittir. Diyor ki evlatlarınız sizin zamanınızdan başka bir zaman için yaratılmıştır. Dünya işlerinde onları yetişecek zaman dilimine göre hazırlamalısınız. Geleceğimizi inşa ederken, istikbalimizin inşasında mimarlarımız çocuklarımızdır. Çocuğun gelişmekte olan kişiliği manevi ve milli değerlerle yoğrulmalı ve ben değil biz duygusu gibi yüksek değerler telkin edilmelidir. Bunu da birinci derecede telkin eden annedir bunun için ‘’Beşiği sallayan el, dünyaya hükmeder’’ boşuna söylenmemiştir.

İnsan nasıl yaşıyorsa öyle inanıyor!

Günümüzdeki modern insan inandığından çok yaşadığına inanıyor. Burada önemli noktayı söylemek istiyorum. Bugün bütün batıda gelişen kişisel gelişim, NLP’ ler var, insanların karakterini ölçüyor. Aslında burada çok basit formül, bir insanın kişiliğini şahsiyetini ölçmek, değerlerle davranışları arasında uyum ve de şu üç değere bağlıdır. Emaneti koruması, yalan söylememesi ve söylediği sözü tutması. Ama maalesef bugün Müslüman’da olması gereken sıfat kâfirde var, kâfirde olması gereken Müslüman’da var. Değerle davranış arasında bir uyum yok. Uyumsuzluk var, o zaman bu sıfatları bürünenler dini terminolojide münafık olmuş oluyor. Dili başka söylüyor kalbi başka inanıyor. Burada üç amil; kişinin doğru söylemesi, emanete sahip çıkması, verdiği sözü tutması. Bir kişiyi anlamakta 3 önemli sıfat. Bu üç sıfatı doğru ve düzgün verirsen şahsiyetli nesiller inşasında bu üç unsuru temel alırsa nesillerimiz gerçekten sağlıklı ve yarınlarımız emin olur.
Çocuklarımızı hamleci ruha sahip, yüksek değerlerle yetişmesi için elden gelen gayreti göstermeliyiz.

Televizyonda gösterilen dizilerden tutun da herhangi bir problem yaşadığınız çocuğu bir psikiyatriste götürdüğünüz zaman hemen hiperaktif diye verilen uyuşturucu ilaçlara kadar, bunlar hamleci ruhu öldürüyor?
Hamleci ruh, müteşebbis ruh Türk milletin de olması gereken, Müslüman’da olması gereken sıfatlardandır. Mesela bize emredilen beş vakit namaz hamleci ruhun tezahürüdür. Bu bizi her an canlı tutar. Medya kuruluşları okulun yerine kuma geldi. Okul sanayi devriminden sonra ailelerin elinden alıp çocukları milli devletler, ulusal devletler yetiştirme projesi idi. insan tasarımı projeleri idi, ailelerin değil de kurumların, devletin yetiştirmesi şeklinde bir plandı. Fakat maalesef bugün ailenin ve okulun etkinliğinin yerini medya aldı. Medya bırakın hamleci ruhu, ruhu da aldı. Dizilerin ve bir kısım medyanın verdiği mesaj, hiçbir şey yapmayan, miskin miskin oturan, alın teri olmayan sünepe bir hayat vermeye çalışıyor.

Ruh ve beden dengesi gibi değerle davranış dengesi uyumlu olması aynı paralelde olması birbirini teyit etmesi çok önemlidir. Ruhla beden dengesi birbirini teyit eder şekilde gelişirse o zaman hamleci ruh ta olur geleceğimizde sağlam nesillere emanet etmiş oluruz. Burada helal gıda ile beslenme de önemlidir. Bu konuda acaba ne kadar hassas davranıyoruz? Acaba tereddüt ettiklerimizden ne kadar kaçınıyoruz? Bunu yapmadığımız için özellikle asrımızda gençliğin anarşist ruhlu yıkıcı olmaların mayasında kanaatimce anaların çocuklarını iyi terbiye etmemesi ve yiyeceklerinde helal haram ölçüsüne dikkat etmemeleri yatmaktadır.
Napolyon önemli bir tespitinde şöyle demiştir: “Bana iyi ve dürüst analar veriniz, size iyi vatandaş vereyim” diyor. Ülkeyi kalkındırmak, yarınları emanet etmek için, annelerin itina gösterdiği gibi aynı hassasiyeti babaların da göstermesi gerekir. Baba kazancını helal yoldan temin etmeli ve evlatlarına helal lokma yetirmelidir.

İslam büyüklerinin hayatlarında birçok örnekler var helal yeme noktasında kaç nesil tezahürleri ortaya çıkıyor. Gençlik haram lokmayla beslendiği için, haram lokma hiç şüphesiz ruha da bedene de tesir ediyor. Bugünkü çocuklara ‘Test çözen, tost yiyen çocuklar’ diyorum. Ne sulu yemek yiyor, ne gıda verici şeyler yiyor. İnsan beden ve ruhuyla bütün olduğu için; bedenin de sağlam olması lazım. İbadet yapması için de bedenin sağlıklı olması lazım. Çocukların beslenme alışkanlıklarına dikkat edilirse zihinsel gelişimleri de bedensel gelişimi de birbirini teyit edici olur, doğrulayıcı olur.

“İnsan yediğinden müteşekkildir’’

Hz Mevlana şöyle der: ‘’insan yediğinden müteşekkildir’’diye. Kişi ne yerse ondan sadır olacak haller, davranışlar da ona göre olacaktır. Günümüzde çocuklarımıza iyi örnek olmak zorundayız. Sözden ziyade özü temsil etmeliyiz. Tebliğden ziyade temsil noktasında ciddi örnek rol model olmak zorundayız. Değerle davranış arasındaki uyum ne kadar kuvvetli olursa, her hususta anne babaların, okulda öğretmenlerin, sokakta ağabeylerin, ablaların, diğer büyüklerin bu uyuma dikkat edilirse o nispette sağlıklı nesiller olur. İnsanlar görsel öğreniyor genellikle, çocuk önce taklit ediyor sonra tatbik ediyor. Bugün bazı zengin ailenin çocukları tahammül edemiyor, intiharlara kadar gidiyor. Bugün dünyada intihar vakasının en yüksek olduğu ülke İsviçre’de bile zengin aile çocukları ülkemizde olduğu gibi. Demek ki madde kişi ve ülkelerin, dünyanın sağlığı sıhhati, barışı için kâfi gelmiyor.Ülkeleri batıran parasızlık değil ahlaksızlıktır. Onun için çocuklara kişilik şahsiyet, doğruluk, güzellik, iyi hasletleri aşılamak gerekir. Asıl davranış kalıbı şekline gelmesi önemlidir.

Çocuklarımızın ruh dünyalarına seslenecek nesnelerimiz yok. Mevlana’nın Mesnevileri, Bostan ve Gülistan, Beydeba gibi klasiklerimiz aile içinde okunsa, mesela hadis okunup açıklaması yapılsa, onunla ilgili İslam büyüklerinin menkıbelerinden okunsa, masallar okunsa, bunlar ruh dünyalarına seslendiği için çok olumlu tesirler meydana getirir. Ve çocuklar ruhunda şekillendiği için hiç unutmaz.

Şahsiyet üzerine dizi ve filmler etkili oluyor!

Ancak bugün bireylerin üzerinde filmlerin büyük etkisi var. Dünyayı eğiten filmler, sinema ve filmlerin tesiri neredeyse ailenin, okulun üzerinde yer edinmiştir. Öyle kötü filmler var ki, çocuklar üzerinde kötü tesir yapıyor. Onları sürekli eleştirmek yerine alternatif sunmak zorundayız. İyiyi güzeli gösterelim ki çocuk iyiyi ve kötüyü ayrıt etsin. Eğitimde ayırt etme özelliğini kazandırırsak, çocuk kurtulmuş sayılır, tamamen taklitçi, tamamen başkasına bağlı, zihnini başkasına kiraya vermiş şekilde yaparsak bu da zararlı olur. Çocuk aldığı eğitimi kendi potasında eritir. Kişinin kişiliği ve karakteri kendine özgüdür. Nasıl ki elinin parmak izi herkesin farklı, karakter, kişilik de kendine özgüdür.

Bir şeyin aslı varken taklidin kıymeti yoktur. Taklidin asıldan daha iyi olması mümkün değildir. Çocuklarımıza büyükler olarak iyiyi ve doğruyu göstermemiz gerekiyor, yönlendirmemiz gerekiyor. Kesin hükümler bugün şunu yap bunu yapma çocukta aksi amel meydana getiriyor, tersini yaptırıyor. Bununla ilgili araştırma yapmıştık. On iki iletişim özelliğinin Batıda Thomas Gordon diye araştırmacı var. On iki dalda anne baba ve öğretmenlere uygulanmış. Öğrencimle birlikte biz de ilköğretim birinci kademede uyguladık. Aldığımız neticede şöyle özetlenebilir: mesela çocuğa emretme metoduyla yaklaşan gerek ebeveynler gerek sınıf öğretmenlerinin çocuğun akademik başarısı üzerinde olumsuz etki bıraktığını tespit ettik. Aksine yapalım, edelim gibi ikna sözlerle yaklaşan ebeveyn ve sınıf öğretmenlerinin çocuğun akademik başarısında olumlu etki yaptığını tespit ettik. Bu da gösteriyor ki çocuk üzerinde olumlu iz bırakmak için ikna metodu kullanılmalıdır.

İnsan karakteri üzerinde devamlı emretme, hükmetme başarılı olmuyor. Üslup olarak şunu yap yerine, şunu yapalım bunu yapmayalım demek daha etkili oluyor. Küçük bir nüans insanda nasıl başarıyı meydana getiriyor. Onda algılamayı veya ona karşı yaptırma güdüsünü oluşturuyor. Çocuğuna yalan söyleme diyen anne, baba günde on defa yalan söylüyorsa çocuk bunu duymuyor mu, algılamıyor mu? Kimi kandırıyoruz. Onun için çocuklarımıza büyük gibi muamele etmek, buna karşılık onun yetişkine davranışını ise çocuk olarak değerlendirmek gerekir. Bir başka ifadeyle onlara muamele ederken yüksek muamele yapmak, onlardan alırken küçük bir çocuk olduğunu unutmamak gerekir. Kendimiz örnek olmamız lazım.

Son yapılan araştırmalarda şahsiyetin oluşması dört ila sekiz yaş arasında gerçekleşmektedir. Türkiye’ye çocukların bu yaş döneminde özellikle emanet ettiğimiz annelerin, tespit ettiğim kadarıyla sabah 10 -11 mutfakta olmaları çocuğu televizyon karşısında oturtup meşgul etmeleri son derece yanlıştır. O çizgi filmlerinde sahneler ve görüntüler çocuğun zihnine tek tek kazınıyor. Hâsılı çocuklarımızla daha çok meşgul olmak yani daha çok vakit geçirmek gerekiyor. Eski metotlarla bugünün çocuklarının sorunlarını çözemeyeceğimiz gibi bugünkü eğitim metotları için düzgün ve doğru bir şahsiyet kazandırmamız mümkün değildir. Yeni metot ve yeni yaklaşımlar geliştirmemiz gerekiyor. İşte o metotlardan bazılarını yukarda izah etmeye çalıştım.

Yazar : Yrd. Doç. Dr. Süleyman Doğan
Kariyer Penceresi Dergisi
Sayı: 7