Kategori arşivi: Makaleler

Sınıfta Kırılganlığı Yenmenin Formülü

Bağlılık hissetme yetisi evrenseldir. Tüm hayvanlar ve insanlar yaşadıkları türe ve grupa dair kabul görmek; ait olmak isterler. Nörobiyolojik olarak bağlılık bizim temel ihtiyacımızdır. Dışlanma insanoğlunun en büyük korkusudur. Bunun altında da aslında utanç duygusu vardır. Bendeki eksik şeyi görüp ya beni sevmezlerle duygusu yani ‘yetersizlik anksiyetesi’ ile insan başetmeye çalışıp durur. Bu da bizleri kırılgan yapar.

Mesela veli toplantılarında öğretmenler en çok şunu duyar; ‘Anlamadığını parmak kaldırıp soramıyor,çekiniyor’. Bu çekinmenin altında konuyu anlamadığını sınıf içinde paylaşmanın; öğrencinin diğerlerince ‘aptal’ olarak algılanacak düşüncesi yatıyor. Utanç ve sonrasında gelen yetersizlik hissiyle yüzleşme…Kendinizi hatırlayın, sözlüler yazılı gibi değil; tüm sınıfın önünde olduğundan öğretmen sizi görmesin diye gözlerinizi öğretmenden uzağa çevirip sıraya sığınırdınız. Peki bu kırılganlıktan kaçmak yerine onun kabulü için neler yapılabilir?

http://i.huffpost.com/gen/1175103/images/o-LONELY-CHILD-facebook.jpg
http://i.huffpost.com/gen/1175103/images/o-LONELY-CHILD-facebook.jpg

Kırılganlıkla ilgili yapılan araştırmalarda kırılganlığı yenen insanların özellikleri şöyle sıralanmıştır;

  • Bu insanlar sevgiyi hakettiklerine, buna layık olduklarına inanıyorlar.
  • Güçlü sevgi ve bağlılık duydukları ilişki ağları var.
  • Kusurlu olma cesaretine sahipler.
  • Önce kendilerine sonra başkalarına karşı yumuşa ve merhametliler…
  • Kendileri olmak için kimin gitmesi gerekiyorsa onu bırakıyorlar,bağımlı değiller.
  • Kırılganlığı uyuşturmak yerine (ilaçlar vb) onu kabul edip,kucaklıyorlar.
  • Her işi ve her kişiyi ‘mükemmelleştirmeden’ uzaklar.
  • Kesin yargılı değiller.

Kısaca kırılganlığı yenmenin formülü esneklik yani; önce kendine merhamet göstermekten geçiyor. Kendimize anlayışlı, nazik olup içimizdeki katı ebeveyn yanı durdurmalıyız. ‘Yeterliyim’ demeli, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmeliyiz. Kırılma hissi yaşadığımızın göstergesi; onun da hayata dair bir şey olduğunu cebimize koyup ileriye bakmalıyız. Sevgiyi hissettiğimiz ilişkilerin içinde yer alarak kendimizin sevilmeye değer olduğunu her an hissetmeliyiz.

Sınıfta bu kırılganlığı öğretmen olarak yenme yöntemi çocukları koşulsuz olduğu gibi kabul etmek. Onları gerçekten sevdiğinizi hissederlerse bir şeyi yapamadıklarında da bu durumu kolay atlatacaklardır. Zira merhamet ve gerçek bir ilişki kurmak kırılganlığa dair tek çözüm.

Ayrıca bir öğretmen olarak eksik yanlarınızı da çocuklara gösterin. Öğrencilerinize mükemmel, ideal bir insan imajı vermek yerine gerçek ve doğal yanınızı gösterin. Örneğin akıllı tahta da kötü bir çizim yapmak ya da bir oyun sırasında hızlı koşamamak gibi zayıf yönleriniz olduğunu öğrencilerinizin hissetmelerine izin verin. Öğrencinin hayatında model aldığı öğretmeninin de zayıf yönleri olduğunu bilmesi kendilerinin de zayıf yönlerini kabul etmelerini sağlayacaktır.

Son olarak Kazancakis’in bir sözü ile bitireyim: ‘İnsanız,affet’.

Modern Sınıflarda Öğrenme ve Öğretim

Eğitim denince akla milyonlarca yeni kelimenin geldiği bir çağda yaşıyoruz. Biz eskiyi de, yeniyi de görmüş bir nesil olarak çok şanslıyız ama acaba bunca eğitimci yıllarca bu yeni terimlerden bihaber yaşayarak nasıl verimli olabildi ya da çok mu şey kaybetti? Kafalarda hep aynı sorular. Biz bunları bilmeyen öğretmenler tarafından yetiştirildik ve bunları bilen öğretmenler olarak yeni nesilde neyi değiştirebiliriz?

Modern Sınıflarda Öğrenme ve Öğretim yazısına devam et

Beyin Jimnastiği Furyası; Tüm Bu Propagandalara İnanmalı Mıyız?

Yaptığımız her şey beynimizi etkiler. Şu makaleyi okuduğunuz sırada bile beyninizde bir değişim gerçekleşmektedir. Şu an her nerede olursanız olun, okuduğunuz bu kelimeler beyninizde bir noktaya dokunacak ve kafanızın içindeki nöronlar birbirleriyle etkileşime geçmeye başlayacak. Kulağa biraz ürkütücü gelse de, nöroplastisite denilen bu süreç, beynin gelişimi, eski bilgilerin saklanması ve yeni becerilerin edinimi için en önemli unsurdur.

Bu sürecin kontrolünü ele geçirebileceğinizi bir düşünsenize. Eğer kendimize çeşitli kazanımları hedef koyar ve algı sürecine müdahale etmeyi başarabilirsek, o zaman beynimizin çok daha iyi çalışmasına yardım etmiş oluruz. Çeşitli puzzlerla, örüntülerle veya değişik şekillerin bir araya gelmesiyle oluşturulan ve beyin jimnastiği yaptırdığını iddia eden bu uygulamalarla insanlar hafızalarını güçlendirmeyi, zor olan bir görevde daha kolay odaklanabilmeyi ve beyinlerini istedikleri gibi idare edebilmeyi hedeflemektedir. Bu beyin jimnastiği uygulamaları da tüm bu beklentilerin sonucu olarak bugün “business” dediğimiz tam bir iş koluna hatta ticarete dönüşmüş ve çeşitli firmalar bu işten milyonlarca dolar para kazanmıştır. Örneğin “Elevate” dediğimiz bir online uygulamanın bugün sınırsız aboneliği 149 dolar gibi bir rakamdır. Eğer tüm bu uygulamalar söylenildiği gibi gerçekten beynimize direk olarak etki etse ve sınav dönemlerimizde bize yardım etse gerçekten harika olmaz mıydı? Tüm bunlar bir yana, bilimsel araştırmalar acaba bu uygulamalarla ilgili ne söylemektedir?

Beyin egzersizleri mikroskop altında

Asıl soru bizim bu nöron transferlerinin etkilerini gözle görüp göremeyeceğimiz, ya da bu oyunlardaki beyin gelişiminin tamamen oyunun kendisine bağlı olup olmayışı. Mesela şu bir gerçek ki, bir hafıza oyununu saatlerce, hatta gün be gün oynamaya devam ettiğinizde, oyunda gitgide daha iyi olmaya başlarsınız. Bu sizin için bir nöroplastitite olabilir fakat tek bir oyunda uzmanlaşmak, gerçek anlamda bir beyin jimnastiği ya da başarı sayılamaz. 2010 yılında bir takım lideri ve Cambridge araştırmacısı olan Adrian Owen bu soruya cevap vermeye çalışmıştı. Altı hafta süren ve 11.500 kişinin katılımıyla gerçekleşen büyük bir online çalışma sonucunda, değişik beyin egzersizlerini denemekle görevlendirilmiş insanlarla bu sorulara cevap bulmaya çalışmıştı ve bu uygulama günde minimum 10 dakika olacak şekilde haftada en az 3 kez tekrar ettirildi. Bu deneyle, beyin jimnastiği uygulamalarının başarılı olduklarını iddia ettiği algı yetileri ile ilgili, planlamadan problem çözme yeteneğine, kısa süreli hafızadan matematik becerilerine kadar bir sürü farklı alanda gözlem yapılmaya çalışıldı. Ölçme ve değerlendirme bölümü, farklı farklı görevlerle aynı yeteneklerin gelişimini izlemeyi hedefledi. “Eğer söylenildiği gibi bu uygulamalar gerçekten bu kadar etkili ve başarılıysa, bu deneklerin 6 hafta içerisinde bilişsel zekâ yönünden gözle görülür bir ilerleme kaydetmesi gerekir” diye düşünen ve buradan yola çıkarak başlanan bu deneyde Owen’ın takımı bunun hiç de böyle olmadığını saptadı. Hatta tam aksini tecrübe ettiler. Katılımcıların bazı egzersizlerde ilerleme kaydetmiş olmalarına rağmen, beyinde gerçekleşmesi beklenen bu nöron transferlerinin gerçekleşmediğini ve beyin faaliyetlerinde bir değişim olmadığını gözlemlediler. Yani başka bir deyişle, bu beyin jimnastiği uygulamalarının aslında hiçbir işe yaramadığı kanıtlanmış oldu.
Farklı yaş gruplarında farklı bulgular

Hiçbir zaman psikolojinin de içinde olduğu hiçbir şeyde hikaye bu kadar basit değildir. 60 yaş ve üstü yetişkin gruplarında çok az bir çalışma beyin egzersizlerinin umut vadedici olabileceğini gösterir. 2013 yılında Amerikalı bir nörobilim uzmanı olan Adam Gazzaley bir grup yetişkinle, onlara NeuroRacer adlı bir oyunu oynatarak bir çalışma yaptı ve bu yetişkinler haftada 3 kez birer saat olacak şekilde bu oyunu oynadılar. Oyunda oyuncuların yapması gereken şey, belirli bir noktaya ya da cisme (mesela yeşil bir halkaya) odaklanarak, arabayı yolun ortasında hizada tutmaya çalışmaktı. Çoklu görev içeren bir oyundu kısacası. Oyuncular bu oyunda çok iyi bir skor yapmakla kalmadı, aynı zamanda dikkat ve hafıza konularında da ilerleme gösterdi. Yani bilişsel becerileri direkt olarak sadece oyunun kendisiyle eğitilmedi, başka etkenler de işin içine katıldı.

Farklı oyunlar, farklı etkiler

Farklı yaş gruplarında farklı etkiler görüldüğü gibi, farklı oyunlarda da farklı etkiler görüldü. Dahası, NeuroRacer gibi etki gösteren bazı oyunların bu uygulamalardan daha başarılı oluşu, akıllara şu soruyu getirdi; Bu tipik hazır video oyunlarının beyin jimnastiği yapmakla gerçekten bir ilişkisi olabilir mi? Bunu doğrulayacak bazı bulgular ortaya çıkarıldı. Adam Hampshire tarafından yayımlanan bir araştırmada, bilgisayar oyunları oynayan çalışan kesimden bir grup meslektaşının kısa süreli hafızasının ve görev yönetimi kabiliyetinin ilerleme gösterdiği gözlemlendi. Bundan yola çıkarak Florida State Üniversitesinde yapılan bir araştırmada bilgisayar oyunu oynayan insanların, Lumosity gibi beyin jimnastiği uygulamaları kullananlardan çok daha etkin bir hafızaya sahip oldukları ve problem çözme ve bilişsel yeteneklerinin daha iyi oldukları görüldü. Bunun tam aksine beyin jimnastiği uygulamaları kullananların hiçbir ilerleme kaydedemediği de dikkat çekti.

Yani beyin jimnastiği uygulamaları işe yarar mı?

Kısacası şuan bu uygulamaların, sağlıklı bireylerin beyin gelişimine yararlı olduğunu kanıtlayacak yeterince bulgu olmadığını söyleyebiliriz. Bu uygulamalardan herhangi birini indirip oynamaya başlarsanız, muhtemelen beyninizi geliştirmek yerine, oyunun kendisinde gitgide başarılı olacaksınız. Bu da şu demektir ki, bu uygulamaları piyasaya süren insanların yaptıkları iddialarda çok daha dikkatli ve dürüst olması gerekir. Geçtiğimiz Ocak ayında Lumosity denen oyunun tam bir başarısızlık örneği olduğu ortaya çıktı ve sahte iddia ortaya atmak ve insanları kandırmaktan milyon dolarlık tazminat cezasına çarptırıldı.
Nörobilimciler de aynı doğrultuda bu uygulamalara şüpheci yaklaştı ve yaklaşık 70 nörobilimci bir araya gelip bu beyin egzersizi yaptırdığını iddia eden oyunların aslında gerçekten faydalı olduğuna dair hiçbir kanıt olmadığını belirtip, konuyla ilgili imza topladılar. Yani kısacası, hiçbir uygulama yoktur ki hızlıca beynimizin daha etkili ve iyi çalışmasını sağlasın. Paranızı bunlara harcamak yerine, standart bir bilgisayar oyunu oynasanız bile aynı hatta daha iyi bir etki gözlemleyebilirsiniz.

http://www.theguardian.com/education/2016/mar/19/brain-training-should-you-believe-the-hype?CMP=share_btn_tw

From The Guardian natalie.gil.casual@theguardian.com

Tuğba ÖZKAN

Eğitimde Düşünceyi Görselleştirme

“Düşünüyorum, öyleyse varım” felsefesini espiriyle karışık da olsa benimsemiş bir toplumda yaşamakta olduğumuzu varsayarsak, acaba kaçımız düşünmeyi ve önemini tam anlamıyla biliyoruz? Kaçımız ne düşündüğünü ifade edebilecek doğru yolu bulabiliyor ya da kaçımız düşündüklerimizi tam anlamıyla ifade edemediğimiz için türlü belalarla boğuşuyoruz? İşte düşünmeyi görselleştirme tam da bu noktada hayatımıza giriyor, girmeli.

Uluslararası bir araştırmaya göre, insan gözü saniyede ortalama 10 milyon bit veri algılıyor ve bunların sadece 40 bitini beyine gönderiyor. Beyin ise bu gönderilen 40 bitin sadece 16 bitini farkında olarak algılamamızı ve kullanmamızı sağlıyor. Görmenin bu kadar öğrenmeyle ilişkili olduğunu bildiğimiz için, gördüğümüz şeyleri gerekirse limitleyebilmeli, bir düzene sokabilmeli ve buradan yola çıkarak bir fikre varabilmeliyiz. Tıpkı düşüncemize şekil ermek zorunda olduğumuz gibi. Karışık düşünceler içerisinde kaybolacak beyinlere yardım etmek zorunda olduğumuz gibi.

Biz, bugün eğitimciler olarak sınıfa girdiğimizde karşımızda oturan sayısız öğrencinin her birinin beyninin içerisindekini çekip çıkartamıyorsak, doğru istikamete doğru düşüncelerini yönlendiremiyorsak, düşündüğü şeyi nasıl kullanabileceğinin yollarını ona sunmuyorsak, elimizdeki yüzelli – ikiyüz sayfalık ders kitabının kuklası olmuşuz demektir. Her öğrenci bir bireydir. İster beş yaşındaki anaokulu öğrencisi olsun, ister 16 yaşındaki ergen bir lise öğrencisi veya bir sanat okulundaki tasarım öğrencisi. Bireyler düşüncelerinde özgür oldukları gibi, onları görselleştirmede de özgür olmalılardır.

https://www.flickr.com/photos/deathtogutenberg/3432300215
https://www.flickr.com/photos/deathtogutenberg/3432300215

Nedir bu görselleştirme? Nasıl kağıda dökeriz ne düşündüğümüzü?

Mesela bugün bir anaokulu dersinde, güneş çizmesini istediğiniz öğrenci güneş için pembe rengi kullanırsa, bir eğitimci olarak onun bu hareketine nasıl yaklaşmak gerekir?  “Durucum ne yaptın, hiç pembe güneş mi olurmuş. Sarı boyaman lazımdı” demek Duru için yapacağımız belki de en kötü şey olabilirdi ama kaçımız bunun farkındayız acaba.

Düşünceye değer vermeyen bir toplumda yetiştiğimizi varsayarsak, bu sınıfta gösterdiğimiz bu tepkiyle biz de yanlış giden bir şeye katkıda bulunmuş olmaz mıyız? Hâlbuki bıraksak güneş turuncu ya da mor olsa, dağlar sarı olsa denize paralel uzanmasa. Sorsak çocuğa “Durucum sen neden güneşin pembe olduğunu düşündün? Seni böyle düşünmeye iten şey ne? Sence neden senin güneşin arkadaşlarınınkinden farklı?” Düşündüklerini öğrensek, yola erden çıktığını bulsak nereye varması gerektiğini daha kolay göstermez miyiz?

Ken Robinson’un TED konuşmasında söylediği “Okullar yaratıcılığı öldürüyor” sözünü nereden yola çıkarak sarf ettiğini aslında hepimiz biliyoruz. Düşünceyi kısıtlamaya, ona bir sınır çizmeye kalkarsak yaratıcılığa büyük bir darbe indirmiş oluruz. Hâlbuki düşüncelerini görselleştirerek aslında onları birer forma sokmuş oluruz. Böylelikle öğrenci düşündüğü şeyi gözüyle görür ve bir adım öteye çok daha kolay geçer. Edison’un ampulü ilk olarak beyninde tasarlayıp daha sonra kağıda çizdiğini biliyor muydunuz? Ya da Nicole Tesla’nın her gün beyninde yeni bir makineyi icat ettiğini ve çoğunu deneyerek başarı elde ettiğini hiç duydunuz mu? Hiçbir önemli icat yok ki önce düşünülmüş ve beyinde tasarlanmış olmasın. Her biri bir düşüncenin forma girmiş hali. Peki, bizler öğrencilerimizin düşüncelerini nasıl görselleştirebiliriz? İşte grafik düzenleyiciler, düşünme şablonları, renkler, fotoğraflar ve çeşitli sembollerle bağdaştırma yöntemleri tam da burada devreye giriyor. Edebiyat dersi. Öğrenciden bir kompozisyon yazmasını istediniz. Konu ise kalp krizinin sebepleri. Muhtemelen elinde kalem 15-20 dakika boş boş etrafa bakan, daha sonra da nerden başlayacağımı bilmiyorum, kafamda bir sürü şey var ama yazamıyorum diyen bir kitle ile karşı karşıya olacaksınız. İşte burada bir şablon hayat kurtarabilirdi. Ne biliyorum, ne gördüm, ne düşünüyorum şablonu. Veya beyin fırtınası için kullandığımız içinde küçük baloncukların olduğu bir düzenleyici. Öğrenci aklında uçuşan şeyleri birer birer baloncuklara yazsa, daha kolay olmaz mı toparlaması. Neyi nereye yazacağını bilmesi.

Ya da din dersi olsun dersimiz. Bir din hocası çocuklara oruç tutmanın faziletlerinden bahsetsin. Ama bunu  yapmadan önce çocuklardan oruçla ilgili düşüncelerini not etmelerini istesin. Aynı şeyi dersin sonunda da yapsın. Emin olun ki dersin sonunda, düşüncelere bir yol vermiş olarak bulacaktır kendisini. Bir derste düşüncelerini renklendirmelerini isteyelim çocuklardan, diğer bir derste de o anki duygularını ifade edecek bir şekil çizmelerini. Başka bir gün de Tug of War şablonu kullanarak düşündüklerinin tam tersini düşünmelerini ve bizi buna ikna etmelerini isteyelim. Öğrenciler farklı bakış açılarından zarar gelmeyeceğini bilseler, işte o zaman eğitim dünyası gerçek anlamıyla ezberden uzak bir dünya, daha üretken bir dünya olmaz mı?

İyi Bir Öğretmen, Eğitimci Olduğu Kadar Eğlendirici Olmalı

Coulsdon’da bulunan Oasis Academy’de İngilizce öğretmeni ve Education Guardian’da köşe yazarı olan Phil Beadle, “Dersleri her zaman sıkıcı geçen öğretmenler, öğrencilere iyilik etmiyor. Onlar öğretmen olmamalı!” diyor.
Christine Gilbert’ın sınıf içindeki davranışların sıkıcı derslerden dolayı kötüleştiği yönündeki açıklaması, öğretmenlerin ilan tahtalarında öfkeli sözlerin yer almasına neden olacaktır: Öğretmenler “Bir sirk maymunu olmak isteseydim, sirke katılırdım!” diyeceklerdir. Bazı öğretmenler bunun mesleki standartlara yönelik bir saldırı olduğunu düşünecektir. Ama Gilbert bu bağlantıyı kurmakta haklı.

Gelir düzeyi daha düşük insanların yaşadığı ve sürekli yenilen aburcuburların, video oyunlarının ve katot ışınlı tüpteki kötü yönetilen 20 kanalın birçok öğrencinin dikkat süresini kısalttığı okullarda, öğrencilerin kendilerini derse vermemeleri sadece “bir sorun” değildir; sorunun ta kendisidir. Dersin ilk 10 dakikası içinde ağızların hayranlıkla açılmasını sağlayamayan bir öğretmen, bu ağızların bir arada gevşediklerine ve sınıf içindeki davranışların “sınıf içinde olmaması gereken davranışlara” dönüştüğüne şahit olacaktır.
Öğretmenler öğrencilerini eğlendirme konusunda inkar edilemez bir baskı altındadır. Cuma öğleden sonra iki saat dersi olan zorlu bir sınıfı ilk 10 dakikada kaybetmek, zavallı bir öğretmenin kendisini iki saatlik bir cehennem içinde bulmasına ve kendinden şüphe duyup kendini kötü hissetmesine neden olabilir.

teacher2

Sonuçta, birçok öğretmen farklı uyaranlar kullanarak bir sınıf yönetimi tarzı geliştirmiş ve çocukların en iyi gruplar halinde birbirleriyle konuşarak öğrendiklerini ve yöntemlerinin bir parçası olarak kültürden ve sanattan faydalanabileceklerini fark etmiştir.
Bu öğretmenlerin kullandıkları yöntemler, eğitim camiasının bazı kesimlerince “eğitlence” (eğitici eğlence) olarak eleştirilmektedir. Bu sadece sıkıcı bir öğretmenin iyi bir uygulamaya karşı verdiği tepkidir.
Genel olarak, çocuklar canları sıkıldığında sorun çıkarır. Gilbert’in tek yaptığı şey, öğretmenlerin dikkatini, zor bir sınıfa verilecek en basit yanıta çekmektir: Canlarını sıkmayın.
Birçok öğretmen bunu bir şey söylenmeden anlar. Ben sahip olduğum deneyimleri ağırlıklı olarak şehir merkezlerinde edindim; bu ortamlarda öğrencinin canını sıkmaktan kaçınmak, bir öğretmenin hayatta kalabilmesinin ön koşuludur. Bir öğretmen çocuklarla iki saat süresince konuştuğunda, eğer çocuklar sıraları sökmüyorlarsa, bu okulda didaktik eğitim değil, eğlenceli eğitim tarzı daha yaygın demektir.
Ama heyecan verici dersler planlamak zaman alan bir iştir. Çok sayıda düzenleme ile sıkboğaz edilmiş bir eğitim sisteminde, öğretmenin zamanının büyük bir bölümü gerçekten işini yapmaktan çok, işini yaptığını kanıtlamaya çalışmakla geçmektedir. Gilbert daha eğlenceli dersler istiyorsa, belki de odaklanması gereken nokta, yukarıdan aşağı dikte edilen şeyler değil, öğretmenin iş yükünün azaltılması olmalıdır. Böylelikle öğrencileri derslere çekmek, heyecanlandırmak ve evet; hatta eğlendirmek için bile zamanımız olur.

Kaynak: The Guardian
Alıntı: vitaminogretmen.com