Kategori arşivi: Makaleler

Çocukları Geleceğe Fırlatmak

Öğretmenler ve anne-babalar çocukların eğitimi hakkında karar verirken var olan parametreleri kullanarak hareket ediyorlar. Oysa çocuklar henüz icat edilmemiş teknolojileri kullanacaklar, henüz var olmayan mesleklere sahip olacaklar, henüz inşa edilmemiş iş yerlerinde çalışacaklar. Onlar henüz adı bile bilinmeyen sorunlarla karşılaşacaklar. Bilgi her sene ikiye katlanacak ve her yıl bir önceki yıl öğrenilenler eskimiş olacak. Emekli olana kadar en az birkaç ‘meslek’ değiştirecekler. 2010 yılında en çok talep edilen 10 mesleğin 2004 yılında adı bile yoktu. Bugün Türkiye’de 50.000’den fazla makine mühendisi, alanları dışında işlerle uğraşıyor.

Çocuklar geleceğe fırlatılan füzeler gibidir. Ay’a fırlatılan füzeler fırlatma anında Ay’ın bulunduğu yere gönderilmez. Füze ulaştığında Ay nerede olacaksa oraya gönderilir. Çocukları geleceğe fırlatmak için biz öğretmenler ne yapmalıyız? “Eğer bugün, dün öğrettiğimiz gibi öğretiyorsak, çocuklarımızın geleceğinden çalıyoruz” diyor John Dewey. Siz dün öğrettiğiniz gibi öğretmeye devam ediyor musunuz?


Sizden gelenler 
SINIF MEVCUDUNUN BAŞARIYA ETKİSİ
Sınıflar çok kalabalık. Çocukları akşam olaysız evlerine gönderebilmeyi başarı sayıyoruz. Bu durumda bizden ne beklenebilir? 
Eğitim camiasında bulunmaya başladığımdan beri her zaman sınıfların kalabalıklığı şikâyet konusudur. Bugün Türkiye’de altmışa yakın ilde sınıf mevcutları 30 ve altında. Birkaç yıl içinde Türkiye Cumhuriyeti nicel sorunlarını halletmiş ve niteliğe yatırım yapacak hale gelmiş olacak. Eğer sorun sadece sınıfların kalabalıklığı olsa, bahsi geçen 60’a yakın ilde tüm sorunların çözülmüş olması beklenir. Kalabalık sınıflar ciddi bir sorun
ancak sınıf mevcudu 50 civarında olan sınıfların, mevcudu 30’larda olan sınıflardan daha başarılı olduğu durumlara da şahit oluyoruz. Kalabalık önemli bir sorun ama kök sorun değil. 2025 yılında ilk ve ortaöğretimdeki öğrenci sayımızın üç milyon civarında azalacağını düşündüğümüzde esas problemin, niteliği geliştirmek olduğu görülecektir.ÖĞRENCİLERİ KARŞILAŞTIRMA
İstemeden de olsa çocukları karşılaştırıyoruz. Bunu engellemek mümkün mü? 
Temel’in babası, oğlunun karnesini eline alıp zayıfları görünce, “Ula uşağım yuh sana! Atatürk senin yaşındayken tüm notları pekiyuydu” der. Bunun üzerine Temel alaycı bir gülümsemeyle cevap verir: “İyi de babacum, Atatürk senin yaşındayken de cumhurbaşkaniydu!” Beş parmağın beşi bir değil deyip, beşinden de aynı şeyi bekliyoruz. Karşılaştırma sürecinde başta evladımız olmak üzere hepimiz yıpranıyoruz. Bunu engellemek için “İyi not alırsan iyi çocuksun, kötü not alırsan kötü çocuksun” yaklaşımından kurtulmak şart. Çocuğun doğası üzerinde tefekkür etmek de yararlı olacaktır.Prof. Dr. Ziya Selçuk

Radikal Gazetesi

Beğendiyseniz Lütfen Paylaşın:

Kör Nokta

Metrobüs durağı yine hınca hınç doluydu. Birbiri ardına gelen metrobüsler bir dakika içinde dolup hareket ediyordu.
İstanbul evine dönüyordu.
Yaşlı bir adam, elindeki âmâ bastonuyla beton zemini tıklatarak peronun en ucuna geldi. Sonra sağına dönerek “Affedersiniz, yardımcı olabilir misiniz?” dedi. Bunlara pek alışık değilim de….
Yanında duran, iri yarı genç adam “olur” dedi sadece.
Metrobüs geldiğinde yaşlı adam, sağında duran gencin koluna girdi ve birlikte metrobüse bindiler. Genç adam, ihtiyarı kapının hemen yanındaki tekli koltuğa oturttu. Kendisi de koltuğun yanındaki boş alana dikildi.
“Sağ olun evladım” dedi ihtiyar adam. Cevap duymak için bekledi ama karşılık gelmedi. Başını hafifçe arkasına çevirip, “Sağ olun evladım” diye tekrarladı.
Genç adam, bir ara ihtiyarın gördüğünden şüphelendi. Sonra, “Önemli değil” dedi kısık bir sesle.
– Normal otobüslere ine bine alıştım, tek başıma işimi görüyorum. Ama metrobüse bu ikinci binişim. Koltuk yerlerini falan daha öğrenemedim. Siz her gün biniyorsunuzdur herhâlde?
– Sayılmaz.
– Durun bir tahminde bulunayım. Siz Doğulusunuz. Diyarbakır mı, Van mı?
– Birincisi.
– Az konuşuyorsunuz ama şivenizden hemen anladım evladım. Eskiden konuşmadan da anlardım. Doğu insanının gözünde öyle bir pırıltı vardır ki insanı içine çeker.
Metrobüsün kapıları açıldı. Bir insan seli inip yenileri bindi.
– Dört yıl Diyarbakır’da öğretmenlik yaptım evladım ben. Pırıl pırıl gençler yetiştirdim. Doğu insanının ne kadar misafirperver, ne kadar insan sevgisiyle dolu olduklarını iyi bilirim. Bu arada biraz Kürtçe de öğrendim.
Sonra gülümseyen yüzüyle genç adamın bulunduğu yere doğru başını çevirip “Xwedê ji te razi be” (*) dedi.
– Amca sen nerede ineceksin?
Genç adamın sesi titriyordu. Eğer yaşlı adamın gözleri görüyor olsaydı, alnından aşağı doğru inen teri, titreyen dudaklarını görebilecekti.
– Son durakta ineceğim oğlum ben. Avcılarda. Siz?
Cevap gelmedi. Yaşlı adam önünde bir esinti hissetti. Sonra kapılar açıldı, kapandı ve metrobüs yoluna devam etti.
Ertesi gün gazeteler, üzerine sardığı bombayı patlatamadan yakalanan bir teröristin haberini yazdılar.
…..
(*) Allah senden razı olsun.

Salih Uyan
Kurşun Kalem 16 Mart 2012

Beğendiyseniz Lütfen Paylaşın:

Dizilerin İpe Dizdiği Hayatlar

Aile, çocuk ve gençlik buhrana sürükleniyor

Türkiye’de televizyon dizileri son yıllarda sıkça tartışılıyor. Dizlerindeki ana tema, sanat, felsefe ve mesaj özellikle çocuk ve gençler açısından ciddi problem içeriyor. Bu nedenle diziler genelde toplum ve aile yapısını özelde gençliği olumsuz etkiliyor.

Televizyon dizi yapımcıları sadece reyting kaygısı ve para kazanma hırsıyla program hazırlamıyor. Şüphesiz farklı gayeler de söz konusu ediliyor. Dizilerinin çoğunda işlenen ortak temanın toplumsal değerlerle taban tabana zıt olması dikkat çekiyor. Dizilerde aile mahremiyeti, korumacılığı ve sıcaklığı büyük ölçüde ihmal ve inkâr ediliyor. Nikâhsız hayat, zina, çarpık ilişkiler, aldatma, lüks hayat, emeksiz kazanç gibi mefhumlar bazen zımnen bazen de alenen teşvik ediliyor. Mesela bu dizilerde; kız kardeşlerin aşk savaşı… “İki kız kardeşin âşık olduğu bir adam” ya da “abi-kardeş arasında kalmış bir kız” tiplemeleri popüler dizilerin temel konusu oldu.

En çok seyredilenler arasında yer alan bu dizilerde, yuva yıkan taraf mazlum ve haklı gösteriliyor. Hikâyeler zengin aileler arasında, lüks konaklarda geçiyor. Kız kardeşlerden biri varlık elde etme amacıyla zengin biriyle evleniyor. Ancak baldızlar devreye girip eniştelerine göz koyuyor. Toplum nezdinde kabul görmeyen ve ahlâk anlayışımızı sorgulatan bu tür ilişkiler, neden sıklıkla ekranlara getiriliyor? Bir dizi tuttu diye benzerlerini çekmek için yarışa giriliyor.

Toplumsal değerlerle hiçbir şekilde uyuşmayan bazı diziler, çarpık ilişkiler, gayrimeşru yaşantılar, gelenek ve kültürümüze aykırı davranışlarla toplumun dengesini bozmaktadır. Bir dizide, bir eserde, bir yapıtta olması gereken en önemli unsurlardan; sanat, felsefe ve estetik bugün söz konusu dizilerin pek çoğunda yoktur. Sinemanın ve görsel sanatın ruhundan çok daha aşağıda sığ, bayağı ve paçoz bir zihniyet hâkim hale gelmiş durumda. Reyting, fahiş kar ve tanınırlık gibi İslâmi ruhun kabulünden uzak, diğer bütün süfli beklentileri yücelten diziler toplumun ontolojik ve kültürel dinamiklerine dinamit koymaktadır. Böylece geleceğin emanet edileceği bireyler son derece yanlış bir istikamete doğru yönlendirilmektedir. Bu istikamet her halükarda çıkmaz ve bunalım sonuçludur.

Diziler hiçbir değer tanımıyor, geleneğe/kültüre meydan okuyor!

Okuma alışkanlığının düşük olduğu Türkiye’de, romanlardan uyarlanan televizyon dizileri gençlik üzerinde yarar sağlamaktan ziyade olumsuz yönde etkisini gösteriyor. Senaryoya uyarlanan öykü, roman ve hikâyelerin, bu kitapların okunmasına karşı ilgi uyandırmadığı gibi o kitapların okunmasına da mani oluyor. Senaryo kaynaklarını edebî hikâye ve romanlardan alan diziler, kitaplar hakkında ön fikir vermekte ve bilgi doygunluğuna sebep olmaktadır. Okuyucu, kitapların içeriğini bildiğini sanarak, kitapla yüzleşmenin gereksiz olduğuna inanmaktadır. Birçok kişi zamanının büyük bölümünü televizyon karşısında geçiriyor. Ülkemizde düşük olan kitap okuma alışkanlığı dikkate alınarak, dizi, sinema filmi yapımcıları bu doğrultuda hareket etmelidir. Dizi senaryoları hazırlanırken bu olumsuz etki düşünülmeli ve bunu önleyecek önlemler alınmalıdır.

Dizi şikâyetleri! Diziler marka tüketimini teşvik ediyor!

RTÜK’e vatandaştan gelen şikâyetlerin yüzde 60’ı diziler hakkında olduğu belirtiliyor. Bu oran geçen yıla göre iki kat artmış durumda. Çünkü dizilerde ciddi oranda marjinalleşme bireysel dürtüleri kışkırtıcı yönler ön planda yer alıyor. Tahrik edici sahneler defalarca gösterilerek bilinçaltına kazınıyor. 2009 yılında yapılan bir araştırmada izleyicilerin yüzde 47’si, dizileri toplumun ahlâkî yapısına aykırı bulduğunu belirtmektedir. Bizim yaptığımızı izliyorlar, beğeniyorlar, reyting alıyor” savunması son derece yanlış ve meseleye çarpıtmaktan başka bir şey değildir. Böylesi bir savunma program yapımcılarının ucuza kaçma, beceriksizlik ve nitelikten yoksunluklarının bir ifadesidir. Nitekim böyle yapılarak zaaflar üzerinden prim yapmak ve onları istismar etmek denenmektedir.

Reytingi yüksek dizilerden pek çoğunun işlediği konular toplumsal kabulün çok ötesinde marjinal durumlar olmakla birlikte insanî değerlerin yüceltilmesinden ziyade yok edilmesi, törpülenmesi üzerine oturuyor. Hiçbir eğitim ve kültür birikimi olmayan kişilerin önüne, ne kadar sığ, basit, içerikten yoksun, sanat ve estetik niteliği barındırmayan ürünlerin konulması kolaya kaçmaktan başka bir şey değildir. Bunu savunma mekanizması haline getirmek de olsa olsa acziyetin ifadesidir!

Prime time’da ekranlara gelen evimizin davetsiz misafirlerinin ilişki biçimleri aile ve gençlik vicdanını, ahlakını derinden zedeliyor. Dizilerin çoğunda masumiyet, çarpık, sığ ve sadece beşerî, cismani ve cinsî aşk ilişkileri, sefahat ve sefalete vurgu yapılıyor. Birbirleriyle dönüşümlü olarak sevgili olan dizi karakterleri, arkadaşlık kavramını hat çekiyor. Söz konusu dizilerin temel gençlik sorunlarıyla ne kadar ilgili olduğu sorgulanmalıdır.
Dizilerde ortalama Türk insanına hayli yabancı bir hayat tarzının reklamı ve baskısı yapılıyor. Hiçbir zahmet çekmeden, bedel ödemeden lüks hayatın pırıltılı dünyasını yaşamaları için insanlara zımnen bir baskı söz konusu. Kimse geldiği yere nasıl geldiğini, hangi bedelleri ödediğini anlatmıyor.

Diziler bir yönüyle de toplumsal güç ve çıkar ilişkilerinin derin mekanizmalarına gönderme yaparak, herkesi kendi dünya görüşü etrafında toplamaya çağırıyor böylece insanlar belli bir biçimlendirme ameliyesine tabi tutuluyor. Hayata baktığımız pencerelerin aslında bize sunulan pencereler olduğunu kimse fark etmiyor.
Diziler insanları belli bir hayat tarzını seçmeye, belli markalara yönelmeye icbar ediyor. Böylece içerikten çok biçime, göstergeye önem atfediliyor. Dış görünüşün önemli olduğu bir dünya yaratılıyor. Böylece marka hastalığı yaratılarak, çağdaş idoller yaratılıyor.

Netice olarak dizlerin çoğunda ahlâkî değerler hiçe sayılıyor. Yeğen yengesine, komşu komşuya, evliler başkalarına özendirilmekte ve bütün bunlar sıradanlaştırılmaktadır. Bu gidiş, bundan bir asır önce üst düzey Osmanlı toplumunda Tanzimat neslinin yaşadığı buhran ve çöküşü yeniden ve kuvvetle hatırlatmaktadır. İnsanın insanî, ruhî nitelikleri üzerine vurgu yapmak yerine sadece bedenî, biyolojik görünümünü ön plana alan zihniyetle yetişen gençlerin, kısa süre sonra hiç b şeyden tatmin olmayarak derin bir buhran içine girmemesi hiçten bile değildir. Madde her zaman sonludur ve her halükarda elde edilebilir niteliktedir. Edinilmesinden sonra ise boşluk vardır. Oysa manâ sonsuzdur ancak bedelsiz elde edilemez. Mânaya hükmedenler ve mânayı arayanlar aslında kendini ve mutluluğu arayanlardır.

Medya nesillerin sağlıklı eğitimleri ve yetişmesi için azami gayret ve itina göstermek zorundadır. En temelde medya insanları daha iyi ve güzeli aramaya teşvik etmelidir. Kamu hizmeti yapan kuruluşların kamunun zararına değil yararına iş yapma zorunluluğu vardır.

Mevcut dizilerin pek çoğundaki karakter okumalarına bakılırsa, Türk kültürünün genetik kodlarıyla oynanmakta, adeta genler değiştirilmeye çalışılmaktadır. Geniş ailen ruhuna çoktan Fatiha okundu; ancak tek kişilik hayatların hit yapmaya başladığı şu dönemde çekirdek ailenin de zilleri çalıyor gibi.

Elbette sadece eleştirmek ve “bu kötüdür” teşhisi yapmak hiçbir şey değiştirmeyecek, mukadder akıbetten kaçınılamayacaktır. Burada sinema ve televizyon sektöründe çalışanlara ciddi görev düşmektedir. Daha iyisini ve faydalısını yapmak birinci amaç olmalıdır. İnsanlık olarak, eğer bir yerde sorunun varlığını görebiliyorsak, onun giderilmesine de muktedir bir irademiz var demektir. Bu vadide öncelikle alternatif dizicilere, sinema ve film sektörüne acilen iş düşmektedir.

Mukaddes isimler alaya alınıyor!

Maalesef millet olarak dizi kolik olduk. Hemen herkesin takip ettiği en az birkaç dizi bulunuyor. Zira her yıl onlarca yeni dizi televizyonlarda boy gösteriyor. Bunlarda işlenen konular genel olarak farklılık arz etse de karakterlere verilen isimler benzerlik taşıyor. İnancımıza göre mukaddes kabul edilen birçok isim, genellikle dizi ve filmlerde yalancı, düzenbaz, mafya babası, tecavüzcü olarak karşımıza çıkıyor. “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisinin kötü yengesi bunlardan sadece biri. Esra Dermancıoğlu’nun canlandırdığı dizide Mukaddes yenge, kocasını kandırdı, başkasından olan oğlunu onunmuş gibi gösterdi. Hâlbuki Mukaddes, “Temiz ve pâk. Noksan, kusur ve ayıptan uzak olan. Kutsi” anlamlarına geliyor.

Dizilerin ismi ile müsemma olmayan karakterlerden bazı örnekler:

Kadir: Allah’ın isimlerinden olup “Kudret sahibi” anlamına geliyor. Ama Levent Ülgen’in “En Son Babalar Duyar”da üçkâğıtçı damadı canlandırdığı “Hallederiz Kadir”le gündeme geldi.

Behlül: Kıvanç Tatlıtuğ’un “Aşk-ı Memnu” dizisinde yengesiyle aşk yaşayan bir gence verilen bu güzel isim, “Çok gülen. Hayır, sahibi, çok iyi adam” gibi manalara geliyor.

Gaffur: Allahın isimlerinden olan Gaffur/ Gaffar “Çok mağfiret ve merhamet eden” demek. Bu ismi daha önce de Yeşilçam filmlerinde “salak” rollerini oynayan Yadigâr Kuzu’da gördük.

Kabak Hafız: Hanımın Çiftliği dizisinde Ali Düşenkalkar’ın oynadığı karakterin adı. Kabak Hafız, dini bilgileri olan bir adam. Ancak içki de içiyor, halkın duygularını da sömürüyor. Kur’an-ı kerimi ezberleyenlere denilen hafız, “Esirgeyen, koruyan” anlamına geliyor.

Firdevs: “Aşk-ı Memnu” dizisinde şan, şöhret düşkünü paragöz anneye isim olan Firdevs, “Cennette altıncı kat” manasına geliyor.

Burhan: Birçok dizide karşımıza gelen Burhan isminin “Sağlam delil, ispat vasıtası” gibi anlamları var. İsim, Avrupa Yakası’nda düzenbaz müdüre verildi. İsim, “Binbir Gece” ve “Gönülçelen”de de kullanıldı.

Aziz: “En yüce, en üstün” anlamına gelen isim “Beyaz Gelincik”te kadın pazarlayan bir psikopata, “Canım Ailem”de kötü adamı oynayan adama, “Şüphe” dizisinde takıntılı psikiyatra verildi.

Mehdi: “Doğru yolda, hidayete ermiş olan” anlamına geliyor. Bütün dünyayı hidayete erdirecek Hazreti Mehdi ile hatırlanıyor. Ancak ‘Pars Narkoterör’de vatansız uyuşturucu tüccarına verildi.

Mennan: “Çok lütufta bulunan” anlamına geliyor. Allah’ın isimlerinden biri. Fakat “Hayat Bilgisi”nde düzenbaz, uyanık, yalancı, okul hizmetlisine ad oldu.

Ferhunde: “Mesut, saadetli, mübarek. Uğurlu” gibi anlamı var. Ancak Ferhunde, “Yaprak Dökümü”nün uğursuz gelinine isim oldu.

Kerim: Allah’ın isimlerinden biri. “Kerem sahibi. Her şeyin iyisi, faydalısı” manasında. Fatmagül’e tecavüz eden ekipte yer alan ama daha sonra onunla evlenen adama isim oldu.

Abdül: “Allah’ın kulu” demek. Bu isim, Elveda Rumeli’de Manastır Valisi Mazhar Paşa’nın şımarık oğlunu canlandıran kötü karaktere verildi.

Zühtü: Sözlükteki karşılığı “Dünyaya itibar etmeyen”. Ancak isim “Düriye’nin Güğümleri”nde yalancı kocanın ismi.

Amina: Muhammed aleyhisselamın annesinin ismi. “Emin olan. Kalbinde korku olmayan kadın” manasında. “Öyle Bir Geçer Zaman ki”de bir militanın adı oldu.

Kudret: Allah’ın sıfatlarından biri. Aşkın Şenol’un “Nuri” dizinde canlandırdığı ilginç zabıta.
İsmail: Peygamber ismi. Ancak “Çocuklar Duymasın” dizisinin sapık müdürünün adı.

Yukarda örneklerini verdiğim isimlerden de anlaşacağı gibi bütün bu isimler tamamen tesadüfî olamaz. Kutsal olarak görülen isimler ayaklar altına alınarak insanların şuur altına kötü hatırlatmalar yerleştirilmeye çalışılıyor. Bunların meyvesi bir on-yirmi yıl sonra ortaya çıkacaktır.

Dizilerimizde ilginç isimler de bulunuyor. Genel aşağıdaki isimler ise yüceltilmektedir. İşte onlardan bazıları: Rüzgar, Demir, Toprak, Hasret, Reyna, Kumru, Kobra, Su, Direnç, Zenan, Orçun, Ateş, Mira, Manidar, Bersan, Gülbin, Biricik, Heves, Pırıl, Pamuk, Ezel, Sekiz, Fincan, Pertev, Seymen, Fındık, Gümüş, Çınar, Memati…

Diziler marka tüketimini teşvik ediyor!

İzleme oranı yüksek olduğu (prime time) saatlerinde ekranlarımıza konuk olan gençlik dizilerinde çoğu zaman masumiyet, aşk ilişkileri, sefahat ve sefalete vurgu yapılıyor. Birbirleriyle dönüşümlü olarak sevgili olan dizi karakterleri, arkadaşlık kavramını da sorgulatıyor. Küçük Sırlar, Kavak Yelleri, Adını Feriha Koydum ve Arka Sıradakiler gibi diziler her akşam çok izlenen ( prime time) saatlerinde ekranlarımıza konuk oluyor. Dizileri düşünürken ilk akla gelen soru gençlik dizilerinin gençlerin gerçek problemleriyle ne kadar ilgili olduğu. Diziler hakkında en çok sorulan soru, televizyon içeriğinin “genel ahlâk” kurallarına uyup uymadığı. Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), televizyon dizilerinde “sadece sorunlu tavırlar sergileyen, gece hayatı ve cinsellik üzerine bir hayat yaşayan gençlerin konu edildiği sahnelerin çekilmesini eleştirerek bir kısım diziye uyarı cezası verdi. Aslında öğrencilerin ve gençliğin problemlerini çözüm getirmekten ziyade zarar veriyor.

Dizilerin bir başka amacı da herkes kendi dünya görüşünü ekrana getiriyor. Televizyon dizileri bir şekilde kitleleri etkileme, biçimlendirme, maniple etme amacıyla yapıldığı izlenimi veriyor. Genel olarak toplumlar güç ve çıkar ilişkileri ile işler. Bu ilişkiler birçok farklı, değişken mekanizmaları içinde barındırır. Televizyon da bu ilişkilerin günümüz toplumu içinde en açık bir şekilde görünür kılındığı alanlardan biri gibi duruyor. Herkes kendi dünya görüşü etrafında toplumu bu söz konusu programlarla, dizilerle vs. biçimlendirmeye çalışıyor. Herkes dünyayı kendi penceresinden görüyor, fakat bu pencerenin sadece kendine ait olduğunu fark edemiyor.

Dizilerdeki bir başak maksatta tüketimi teşvik etmektir. Bu arada gençlerimizi markaya yönlendirmek ve yüksek maliyetli markaları daha fazla zengin yapmaktır. Marka hastalığı toplumsal bir yara haline gelmiştir. Bugün gençlerimizin bazıları markayı bir idol (çağdaş put) olarak görmektedir ki, bu geleceğimiz açısından son derece tehlikeli bir gidişattır.

Sonuç:

Bugün dizlerin çoğunda ahlaki değerlerin hiçe sayılıyor. Yeğen yengesine, komşu adam komşusuna, evli kadın bir başka erkeğe özendirilmekte, ar, ahlak ve namus gibi kutsal mefhumlarımızla adeta alay edilmektedir. Böyle giderse hem kültürümüz hem ahlakımız ve bizi biz yapan değerlerimiz bir bir elimizden çıkacak, özellikle gençler boşluğa itilecektir. Bu durum toplumsal barışı ve dokuyu zedeleyecektir. Sosyal dengeyi koruyup kollayan devlet bunu yasalarla engellemelidir. Gençlere kötü örnek olan dizilere kıstas ve standart getirilmelidir.

Medya kuruluşları, nesillerin doğru ve düzgün eğitilmesi ve muhafazası için azami gayret göstermek zorundadır. Çünkü medyanın bir görevi de; toplumun güzele ve iyiye yönlendirilmesinde özen göstermesi gerekir. Kamu hizmeti yapan kuruluşların kamunun zararına değil yararına iş yapma zorunluluğu vardır. Televizyon dizilerinde her türlü çarpıklık vardır. Bu çarpıklıkların önüne geçemezsek geleceğimizden emin olamayız. Çünkü çocuk bugün taklit eder yarın tatbik eder. Yani çocuk gördüğünü yapar. Bu diziler ve medyanın yanlış yönlendirmesiyle Türklerin kültürel kodlarıyla oynanmakta, adeta genlerimiz değiştirilmeye çalışılmaktadır. En önemli kurumumuz olan aile yapımız bozulmaya çalışılmaktadır. Televizyon ve dizi bağımlılığının endişe verici boyutta gençliğimizi adeta zehirliyor. Programların çekiciliğinin artırılarak insanların televizyon bağımlısı durumuna getirilmek isteniyor.

Bu nedenle televizyon ve dizi bağımlılığı endişe vericidir.

Sözün özü bu dizilere bir taraftan sınırlandırma ve belli standartlar getirirken bunlara alternatif diziler çekilmelidir. Genel ahlak değerlerimize uygun, toplumu doğru yönlendiren, gençliğimizi geleceği düzgün hazırlayan diziler ve sinema filmleri çekilmelidir. Bunlara ciddi kaynaklar ayrılarak tarihi şahsiyetler dâhil, dini, milli ve ahlaka değerlerimiz düzgün, doğru ve gerçek kaynağından diziler ve filmler çekilerek örnek rol-modeller gösterilmelidir. Değilse biz başkalarının çektiklerini sadece eleştirmekle kalırız.

Yrd. Doç. Dr. Süleyman Doğan
Kariyer Penceresi Dergisi, Sayı:8

Beğendiyseniz Lütfen Paylaşın: