Aliye Mürvet Oğlu tarafından yazılmış tüm yazılar

Sosyolog,psikolog,aile danışmanı ve öğretmen.

Sınıfta Kırılganlığı Yenmenin Formülü

Bağlılık hissetme yetisi evrenseldir. Tüm hayvanlar ve insanlar yaşadıkları türe ve grupa dair kabul görmek; ait olmak isterler. Nörobiyolojik olarak bağlılık bizim temel ihtiyacımızdır. Dışlanma insanoğlunun en büyük korkusudur. Bunun altında da aslında utanç duygusu vardır. Bendeki eksik şeyi görüp ya beni sevmezlerle duygusu yani ‘yetersizlik anksiyetesi’ ile insan başetmeye çalışıp durur. Bu da bizleri kırılgan yapar.

Mesela veli toplantılarında öğretmenler en çok şunu duyar; ‘Anlamadığını parmak kaldırıp soramıyor,çekiniyor’. Bu çekinmenin altında konuyu anlamadığını sınıf içinde paylaşmanın; öğrencinin diğerlerince ‘aptal’ olarak algılanacak düşüncesi yatıyor. Utanç ve sonrasında gelen yetersizlik hissiyle yüzleşme…Kendinizi hatırlayın, sözlüler yazılı gibi değil; tüm sınıfın önünde olduğundan öğretmen sizi görmesin diye gözlerinizi öğretmenden uzağa çevirip sıraya sığınırdınız. Peki bu kırılganlıktan kaçmak yerine onun kabulü için neler yapılabilir?

http://i.huffpost.com/gen/1175103/images/o-LONELY-CHILD-facebook.jpg
http://i.huffpost.com/gen/1175103/images/o-LONELY-CHILD-facebook.jpg

Kırılganlıkla ilgili yapılan araştırmalarda kırılganlığı yenen insanların özellikleri şöyle sıralanmıştır;

  • Bu insanlar sevgiyi hakettiklerine, buna layık olduklarına inanıyorlar.
  • Güçlü sevgi ve bağlılık duydukları ilişki ağları var.
  • Kusurlu olma cesaretine sahipler.
  • Önce kendilerine sonra başkalarına karşı yumuşa ve merhametliler…
  • Kendileri olmak için kimin gitmesi gerekiyorsa onu bırakıyorlar,bağımlı değiller.
  • Kırılganlığı uyuşturmak yerine (ilaçlar vb) onu kabul edip,kucaklıyorlar.
  • Her işi ve her kişiyi ‘mükemmelleştirmeden’ uzaklar.
  • Kesin yargılı değiller.

Kısaca kırılganlığı yenmenin formülü esneklik yani; önce kendine merhamet göstermekten geçiyor. Kendimize anlayışlı, nazik olup içimizdeki katı ebeveyn yanı durdurmalıyız. ‘Yeterliyim’ demeli, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmeliyiz. Kırılma hissi yaşadığımızın göstergesi; onun da hayata dair bir şey olduğunu cebimize koyup ileriye bakmalıyız. Sevgiyi hissettiğimiz ilişkilerin içinde yer alarak kendimizin sevilmeye değer olduğunu her an hissetmeliyiz.

Sınıfta bu kırılganlığı öğretmen olarak yenme yöntemi çocukları koşulsuz olduğu gibi kabul etmek. Onları gerçekten sevdiğinizi hissederlerse bir şeyi yapamadıklarında da bu durumu kolay atlatacaklardır. Zira merhamet ve gerçek bir ilişki kurmak kırılganlığa dair tek çözüm.

Ayrıca bir öğretmen olarak eksik yanlarınızı da çocuklara gösterin. Öğrencilerinize mükemmel, ideal bir insan imajı vermek yerine gerçek ve doğal yanınızı gösterin. Örneğin akıllı tahta da kötü bir çizim yapmak ya da bir oyun sırasında hızlı koşamamak gibi zayıf yönleriniz olduğunu öğrencilerinizin hissetmelerine izin verin. Öğrencinin hayatında model aldığı öğretmeninin de zayıf yönleri olduğunu bilmesi kendilerinin de zayıf yönlerini kabul etmelerini sağlayacaktır.

Son olarak Kazancakis’in bir sözü ile bitireyim: ‘İnsanız,affet’.

Duruşunuzla Sınıfı Yönlendirin

Beden dilinin sözlü iletişimden daha etkili olduğunu defalarca kez okumuşsunuzdur. Birçok araştırma kişilerin birebir kurdukları iletişimde %10 kelimelerin, %40 ses tonunun ve %55-60’da beden dilinin etkili olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Peki sınıf yönetiminde öğretmenler beden dilini nasıl kullanabilirler?

Doç. Dr. Amy Cuddy Harvard Üniversitesi’nde beden dili üzerine bir çok araştırma yapıyor. Beden dilinin hem insanların bizimle ilgili yargılarını etkilediğini hem de kendi düşüncelerimizi,hislerimizi de etkilendiğini söylüyor.

Görme engelli veya gören insanların bir yarışmayı kazandıklarında aynı coşku ile kollarını havaya kaldırdıklarını söyleyen Dr. Cuddy, güçsüz hissettiğimizde de  tam tersini yaptığımızı belirtiyor: ‘Kollarımızla kapatıyoruz kendimizi’…Doğa’da hayvanlarında güçsüz hissettiklerinde kendilerini kapattıklarını, güçlü görünmek istediklerinde ise dik durduklarını söylüyor…tıpkı bir yılan gibi…

Biz kollarımız havaya doğru açık ‘V’ gibi durmayı sosyalizasyon sürecinde öğrenmediysek (ki doğuştan görme engellilerin de bu hareketi yapması bunu kanıtlar) bu hareketin hormonal bir anlamı olmalı.

 

Dr. Cuddy’nin gerçekleştirdiği deneyde bu varsayımı kanıtlıyor.

Bir iş başvurusu için gelen adayların tümünden tükürük örneği alınıyor. Sonrasında adayları iki gruba ayırıyorlar. Kontrol grubundaki adaylara bekleme süresince herhangi bir müdahalede bulunulmuyor. Deney grubundaki adayların ise  görüşmeye girmeden önce iki dakika kolları havaya doğru açık şekilde durmaları sağlanıyor. Tüm adaylardan görüşmeye girmeden hemen önce ikinci bir tükürük örneği alınıyor. Alınan örneklerin analizinde deney grubunda olanların testosteron (güç hormonu) düzeylerinin % 15 artarken kortizon (stres hormonu) düzeylerinin % 25 düştüğü belirleniyor. Kontrol grubundaki deneklerin ise testosteron düzeylerinin %10 azalırken, kortizon düzeylerinin %15 arttığı görülüyor. (Muhtemelen stresten) İşe alınanların % 70’I ise control grubundaki denekler. Kısaca dik durarak girmek sosyal açıdan insanları etkiliyor.

Bu yüzden sınıfın lideri olmak için özellikle sabahları kollarımız havada dik bir şekilde biraz durup öyle sınıfa girmeliyiz. Böylece hem sınıfı kendimizden emin duruşumuzla etkileyip onların eğitim lideri olmak hem de dik duruşun bize sağladığı fizyolojik mutluluğun öğrencilerimize geçmesine katkıda bulunuruz.

Şiddet Oyunları Gerçekten Zararlı Mı?

Şiddet içerikli oyunların çocuklar için zararlı olup olmadığı çok araştırılan bir konudur.  Bu tarz oyunların çocuklarda öfke, korku, kin, nefret gibi duyguları arttıracağı, gece korkuları ve şiddete karşı duyarsızlaşmaya neden olacağı idda ediliyor. Model alma kuramına dayanarak da şiddet içeren oyunların çocuğu şiddete yönelteceği savunulabilir. Harvard Üniversitesi’nin bir araştırma sonucu ise; şiddet içeren bilgisayar oyunları ve çocuklarda şiddet davranışları arasında hiçbir bağlantı olmadığını gösterdi. (Cheryl Olson)

Peki,  konuya iki farklı sonuç elde edilen araştırmaların kadrajından değil de yalnızca psikolojik açıdan bakarsak ne buluruz?

Nörobiyoloji çalışmaları bize bu konuda ışık tutabilir. Ayna nöronlar sayesinde kişi bir hareketi kendisi yaparken de, aynı hareketin başkası tarafından yapıldığını izlerken de beyinin aynı bölgesi aktive olmaktadır.b Bu nöronların görevi taklit etme ve karşıdakinden öğrenmeyi bize sağlamaktır.

Bulguların en çarpıcı kısmı ise; ayna nöronlar kişiyi elinde olmadan, doğal süreçte taklite yatkın hale getirmektedir. Esneyen birinin, ortamdaki herkesi esner hale getirmesi, filmde ki hüzünlü bir sahneye gerçekmişcesine ağlamamız, bazen istemediğimiz halde bir şarkının melodisini mırıldanmamız buna örnektir.

Dolayısıyla sanal ortamda da olsa çocuk, şiddet içeren bir oyun aracılığıyla insan öldürmekte, ateşli silahlar kullanmaktadır. Bunun beyin tarafından gerçek olmadığı ayırt edilse dahi ayna nöronlar sebebiyle gerçekmiş gibi algılanmaktadır. Yapılan deneylerde gerçek yaşanan eylemle ve simülasyonda (video) yaşanan eylem sırasında beynin aynı bölgelerin çalıştığı görülmektedir. Oyun oynayan çocukları izlerken ekranla paralel eğilip, kalktıklarını beden hareketleriyle gerçekmiş gibi tepki verdiklerini çoğu zaman görebilirsiniz.

Bu demek oluyor ki çocuklar şiddet içerikli oyun aracılığıyla süreci normalize ediyor. Beyinde gerçekmiş gibi bir işleme sürecine giriyor. Böylece çocukların şiddeti taklit ve şiddete eğilim oranı artıyor.

Başarı Ya Mutluluktan Geçiyorsa ?

Her insan akademik açıdan başarılı olmak ister. Bu başarı için sürekli olarak en iyi okul, en iyi eğitim modeli, en iyi öğrenme araçları peşinde koşarız. Kriterlerimiz öğrenmemizi etkileyecek hep dış etkenlere bağlı gibidir. Donanımlı bir öğretmen olmadan ya da yeterli öğrenme materyaline sahip değilsek başarı imkansız gibi gelir bize…..

Oysa başarı, aslında sadece sizin mutlu olmanıza bağlı desem! Basit bir yolla düşünürsek mideniz ağrı içindeyken; ya da aklınızda sürekli kafanıza takılan ailenizle ilgili bir sorun varken tam olarak öğrenme gerçekleşebilir mi?

Başka bir açıdan bakalım. Sadece anlatan bir öğretmen, hiç eğlenemediğiniz bir sınıf, duygusal açıdan bağ kurmadığınız, içinde aktif yer alamadığınız bir okul düşünün; öğrenme süreci keyifli değilse eğitim ne kadar sağlıklı olabilir?

İki açıdan da baktığımızda öznel iyi oluş başarıyı direkt etkiliyor. Kişi, yaşamından yüksek düzeyde doyum alıyorsa, olumlu duyguları sıklıkla yaşıyorsa ve olumsuz duyguları çok az yaşıyorsa bu durumda yüksek öznel iyi oluşa sahiptir. Öznel iyi oluş seviyesi yüksek insanların da akademik başarıları arasında anlamlı düzeyde ve pozitif yönde ilişkili olduğu bulunmuştur. (Ali Eryılmaz, 2010)

Demek oluyor ki öğrenmemin en iyi şekilde olması için önce bireyin mutlu olması sağlanmalıdır. Yapılan derslerde eğlenmeyen, mutlu hissetmeyen kişi tam bir performansla öğrenemez. Bu yüzden ruhsal hazırlık, içsel motivasyonu arttırıcı bir eğitim ortamı; her şeyden önce gelmelidir. Yani eğitim materyali kişinin ilgisini çekmeli, öğrenirken hayata işlemeli ve aktif şekilde deneyimlediği öğrenme sürecinde keyifli hissetmelidir.

Ayrıca bir araştırmada okula aidiyet duygusunun arttıkça akademik başarının da arttığı tespit edilmiştir. (Mediha Sarı,2013) Bu da bizlere başarı için okulu ve öğretmenleri sevmenin önemini göstermektedir. Bu sebeplerle en iyi okul, bireyin iyi hissettiği, sevdiği okuldur. En sevdiğiniz dersi hatırlayın, o ders, en iyi hatırladığınız, size en çok dokunan öğretmeninizin dersidir. Mükemmel matematik anlatan, harika yöntemler kullanan değil, sizle bağ kuran, sizi gören, ilgilenen öğretmen geçer zihninizden… Her biri öğrenmenin en kalıcı hali için içsel motivasyon kaynaklarına götürüyor bizleri. Eğitimden %100 yararlanmak için okulu sevmek, öğrenirken eğlenmek şart.

Bu sebeple mutluluk = başarı !